7 Eylül 2022 Çarşamba

6-7 Eylül’de devletin ‘muhteşem örgütlenmesi’ / Ayşe Hür



6-7 Eylül’de devletin ‘muhteşem örgütlenmesi’ 


Ayşe Hür

----------------


Ağustos 1928’de Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos, Başbakan İsmet Paşa’ya ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey’e birer mektup yazarak Yunanistan’ın Türk toprakları üzerinde hak etmediğini ve demokratik Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek istediğini belirtmişti. Bu mektupların sonucu Venizelos’un İstanbul ve Ankara’ya yaptığı iki parlak ziyaret oldu. İki ülke, 1923 tarihli mübadele anlaşmasının işlemeyen yanlarını 1930’da iki parti halinde Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması’nı imzalayarak düzelttiler. 1931’de İsmet Paşa ve Tevfik Rüştü Bey Atina’yı ziyaret etti. Tevfik Rüştü Bey 1933’de sınır güvenliğini görüşmek üzere tekrar Atina’ya gitti. Yunanistan Başbakanı Tsaldaris ile Dışişleri Bakanı Maximos aynı yıl Ankara’ya geldiler. İki ülke arasındaki balayı, 12 Ocak 1934’te Venizelos’un Mustafa Kemal’i Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermesi ile taçlandı.

E. Venizelos ve M. K. Atatürk


BALAYI BİTİYOR 

1934’te Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında Balkan Antantı, 1938’de yeni bir ‘tarafsızlık’ anlaşması imzalandı. 1941’de Türkiye, Kurtuluş gemisi aracılığıyla savaş dolayısıyla Yunanistan’da hüküm süren korkunç açlığa merhem olmaya çalıştı. 1952’de Yunan Kral ve Kraliçesi Türkiye’yi ziyaret ettiğinde her şey yolunda görünüyordu. Ancak, 1954’te Balkan Paktı’nın yenilenmesinin ardından, Yunanistan’ın Kıbrıs sorununu BM’ye taşıması balayına son verdi. Bu haftaki konumuz bu gerilimin ilk acı meyvesi olan 6-7 Eylül 1955 ‘pogrom’u. İtiraf etmeliyim ki, bu olayı yazıp yazmamayı uzun süre düşündüm. Çünkü bazılarının sandığı gibi, durmadan tarihimizin karanlık, yüz kızartıcı dönemlerini anlatmaktan zevk alıyor değilim. Aksine her seferinde ‘keşke bunlar olmasaydı’, ‘keşke zamanında konuşup halletseydik de yazmak zorunda kalmasaydık’ diyorum ve sağlıklı bir toplum olmak için geçmişle yüzleşmek gerektiği inancıyla, bazı okuyucuları üzmek veya kızdırmak pahasına yazmaya devam ediyorum.

Konumuza dönersek; Yunanistan’ın 1954’te Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınması için BM’ye yaptığı başvuru kabul edilmeyip de Grivas liderliğindeki EOKA Kıbrıs’ta İngilizler’e karşı terör eylemlerini başlattığında, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’i etkileyen siyasal savunmaya ilişkin sorunları görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmişti. Türkiye daveti hemen kabul ederken, Yunanistan biraz nazlanmıştı ama sonunda taraflar 29 Ağustos’ta Londra’da buluşmak için sözleşmişlerdi.

Aslında, aylar önce, iktidardaki DP ile muhalefetteki CHP ve Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne mensup milletvekilleri Rum aleyhtarlığını kışkırtacak önergelerini vermeye başlamışlardı. Siyasilerin en büyük yardımcısı ise Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) idi. KTC Başkanı, Hürriyet gazetesi yazarı ve avukat Hikmet Bil, 1952’de Adnan Menderes ve Fuad Köprülü’nün Atina ziyaretinde resmî heyete davet edilecek kadar iktidara yakın biriydi. Yönetim kurulu üyelerinden Kamil Önal ise Milli Emniyet Hizmetleri (kısa adıyla MAH, Milli İstihbarat Teşkilatı/ MİT’in selefiydi) üyesi bir başka gazeteciydi. Cemiyetin diğer önemli isimleri Dr. Hüsamettin Canöztürk, Orhan Birgit, Ahmet Emin Yalman, Dr. Ziya Somer, Nevzat Karagil ve Kamil Önal’dı. Devletin maddi yardımda bulunduğu bu örgütlerle hem DP teşkilatlarının hem de tekstil, şişe-cam, motorlu taşıtlar, deri-kundura, tütün-içki, gemi, su gibi çeşitli işkollarında faaliyet gösteren sendikaların ilginç ilişkileri vardı.




BASININ KIŞKIRTICILIĞI 

Başta İstanbul’da yayınlanan, Hürriyet, Yeni Sabah ile İzmir’de yayınlanan Gece Postası olmak üzere tüm gazetelerde, hemen her gün İstanbul Fener Rum Patrikhanesi ve Patrik Athenagoras aleyhine haberler boy gösteriyordu. Siyasetle ilgilenmesi yasaklanan ve ekümenikliği reddedilen Patrikhane, ‘Fener, tüm Ortodoks dünyasını temsil eden ekümenik patriklik olduğu halde, sessiz kalarak Kıbrıslı Rumlar’ın lideri Makarios’u desteklemekle’  suçlanıyordu. Ayrıca, gazeteler, Patrikhane’nin topladığı bağışları gizlice Kıbrıs’a yolladığını iddia ediyorlardı. Yunanistan basını da boş durmuyordu elbette. Ethnikos Kiriks’in Atatürk hakkındaki ağır yazısı Türkiye’de büyük tepkiye neden olmuştu. 


16 Ağustos’ta KTC Başkanı Hikmet Bil, Kıbrıslı Türkler’in lideri Dr. Fazıl Küçük’ün ‘adadaki Yunanlılar’ın Türk azınlığa karşı katliam hazırlığı içinde olduğuna dair’ mektubunu tüm şubelerine göndererek, üyelerinden ‘Londra ve Atina’nın korkacağı erkekçe bir ses’ çıkarmaya davet etti. 24 Ağustos’ta Adnan Menderes Liman Lokantası’ndaki yemekte Yunanistan ve Kıbrıs aleyhine gayet sert bir nutuk atarak ‘çarşambanın gelişini’ müjdeledi. Ardından İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Yunan pasaportlu Rumlar’ın mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep ederken, gazetelerden Kıbrıslı Türkler’in zor durumda olduğunu okuyan vatandaşlar, Kıbrıs’a gitmek için TMTF’ye kitlesel başvurular yapmaya başladılar. İddialara göre İskenderun şubesine 23 bin, Adana şubesine 15 bin başvuru yapılmıştı.

5 Eylül’de, Hikmet Bil’le bir akşam yemeği yiyen Menderes, Zorlu’nun Londra’dan gönderdiği telgraftan söz edecekti. Telgrafta Zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını, müzakere koşullarının zor olduğunu, orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamuoyundan söz etmeyi arzuladığını yazıyordu. Hikmet Bil seferberlik emrini almıştı. Aynı gün gazetelerde üç Rum casususun yakalandığı haberi çıktı. Bir grup genç Taksim’de gövde gösterisi yaparak, üzerinde ‘Kıbrıs Türktür’ yazılı bir pankartı Patrikhane’ye bıraktı. Ayrıca Türk bayrağına dil uzattığı iddia edilen bir Rum genci dövüldü ve bazı Rum gazeteleri yakıldı. Artık iş barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmişti.



ATATÜRK’ÜN EVİNE BOMBA 

Bazı Rumların Türk komşuları tarafından yarım ağızla da olsa ‘o gün pek dışarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına göz kulak olmaları’ yolunda uyarıldıkları o meşum 6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de TRT, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. Öğleden sonra İstanbul Ekspres adlı 20-30 bin tirajlı bulvar gazetesi, haberi iki ayrı baskıyla kamuoyuna duyurdu. Sonradan öğrenilecekti ki, DP’yle ve MAH’la ilişkisi olan gazete sahibi Mithat Perin ve Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu, Selanik’te bombanın patlayacağını önceden bildikleri için kâğıt stoku yapmışlar ve o gün tam 300 bin gazete basmışlardı.


Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan güruh, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutluk, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. Saldırganlar halkı tahrik etmek için “Makarios’a ölüm’, “Kıbrıs Türktür” diye haykırıyor, ellerindeki Atatürk ve Bayar resimlerini, KTC rozetlerini karşılaştıkları Türklerin ellerine tutuşturuyorlardı. Daha sonra pek çok tanık, 20-30 kişilik mangaların başında KTC’den öğrencilerin olduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce tebeşirle ya da soba boyası ile işaretlendiğini, polislerin ise saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı. Sonradan, emniyetten karakollara yangın ve hırsızlık dışındaki olaylara karışmaması talimatı verildiği ortaya çıkacaktı. Bazı Türkler, komşularını kurtarmak için çaba göstermişler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslimlere saldırmaktan geri durmamışlardı.




SÖZLÜ TARİH 

 Şimdi de olayları yaşayanları dinleyelim: “Bir Rum arkadaşımın dükkânının önünde elimde bir Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. 0 bunun imkânsız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. Ben de ‘0 zaman listede bir hata olmuştur’ dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaralan vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘Bu ev bir Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin’ vs.” (Aktaran Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, s. 14-15)



“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. Yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı ama Türk’ünki yağmalanmıştı. Sonra komşusuna dedi ki ‘Ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ Ama garip hatalar da oluyordu. Benim bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin üzerinde Doçent Dr. diye bir levha yazılmıştı. Doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmişler.” (A.g.e., s. 16)

“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam Türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamların durdurmaya çalıştı. (A.g.e., s. 17)


“Bizim evimiz, Beyoğlu’ndaki Kalyoncu Sokaktaydı. Şiddet olaylar patlak verdiğinde, kapıcı Mehmet, anneme ‘Korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz’ dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum oturmadığını söyledi ve adamlar gerçekten de evimizi yağmalamadan gittiler. 2. kattaki Madam Katina’yı, 3. kattaki Maria’yı ve 4. kattaki Anton’u korumuş olan Mehmet, binadan çıktı, Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun parçası aldı ve caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinden izleyebiliyordum.” (A.g.e., s. 25)

“Yayamın evindeyken orada gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evinin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime edilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somya parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. Yerde odun, kömür ve gaz, tuz ve şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. Soba da tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti.” (A.g.e., s. 19-20)



MİLLİ İSYAN 

Bunlar yaşanırken, Ankara’dan İstanbul Valiliğini arayan Devlet Bakanı Mükerrem Sarol’la İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay arasında şu konuşma geçmişti: “-Vali Beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘İstanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da orada polislerin size sağladığı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘Ayıp değil mi’ dedim. ‘Bu büyük bir felaket. Milli bir felaket.’ ‘Yanımda Dahiliye Vekili var, O’nu veriyorum’ dedi. Telefonu Namık’a verdi. Namık dedi ki, ‘Öyle milli felaket filan değil’ ‘Bu milli bir isyan. Gençliğin milli kıyamı.’ ‘Namık’ dedim, ‘Bunu senden duyduğuma çok üzüldüm. Bu gerçekten milli bir felaket. İstanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenliği yok. Beyoğlu’nda mağazaları yağma ediyorlar ve sen buna ‘Milli gençlik kıyamı” diyorsun.’” (Birand, Dündar, Çaplı, s. 125-126.)

Benzer olaylar İzmir’de de yaşandı. Saldırganlar, Yunan Konsolosluğu’nu ateşe vermişler, Yunanlı altı NATO subayının evlerini yağmalamış, İngiliz Kültür Enstitüsü’ne saldırılmış, limanda demirli bulunan iki İngiliz gemisinin mürettebatına mazota bulanıp tutuşturulmuş taşlar veya kumaşa sarılmış teneke kutularla saldırmışlardı. İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise, olayları göstericilerin omuzlarında izlemişti.



DÜNYA ÇAPINDA SKANDAL  

Olaylar sırasında, İstanbul’da Uluslararası Karşılaştırmalı Hukuk Bilimleri Kongresi, Bizans Tarihçileri Kongresi, Uluslararası Üniversite Dernekleri Kongresi ve Uluslararası Kriminologlar ve Polisler Kongresi’nin olduğunu unutmak bu olayı tezgâhlayanların işlediği en büyük hata olmalıdır. Çünkü, o sırada hükümet ciddi ekonomik sorunlarını çözmek için Dünya Bankası’na ve uluslar arası para piyasalarına bel bağlamış durumdaydı. Ama evdeki hesap çarşıya uymamış, hem Londra’daki konferansta, hem de dünyada rezil olan hükümet, 6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan ederek olayları durdurmaya çalışmıştı. Ancak rejim tarafından azınlıklara karşı nefret ve kıskançlık duygusu ile yetiştirilen ve yağmanın tadını alan kitleleri durdurmak kolay olmayacaktı. Nitekim saldırılar İstanbul’da 7 Eylül’de aynı hızla devam ederken, İskenderun, İzmir, Çanakkale’de küçük çaplı saldırılar yaşanacaktı.


Yunanistan’da yayınlanan Vradini gazetesinin 9 Eylül 1955 tarihli nüshasındaki şu ifadeler içimizi acıtabilir: “Zaman geçer fakat insanlar değişmez. Büyük Kemal; köylü vatandaşlarını medeni insanlar haline sokmak istedi. Fakat bunda muvaffak olamadı. Onlar yine barbar olarak kalmıştır. Kilise yakmak, ev yağma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıştır.” (Aktaran 10 Eylül tarihli Demokrat İzmir Gazetesi)


“GALİBA DOZU KAÇIRDIK NAMIK…”

Olayların bilançosu kısa sürede ortaya çıkar. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştür ancak sadece üç kişinin adları verilmiştir. Bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardır ancak, daha sonra öldüğü iddia edilen bazı kişilerin Yunanistan’da yaşadığı anlaşılmıştır. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dür. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. 200 bin kişilik güruhun katıldığı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak olduğunu düşündürür. Nitekim, Celal Bayar İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demiştir.



Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğrar. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların oluşturduğu Beyoğlu’nda yaşanır. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izler. 

ABD Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir. Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturya ve Almanlara ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştır. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liradır.

8 Eylül’de hükümet yaşananlardan üzüntü duyduğunu ve özür dilediğini belirten bir açıklama ile zararların tazmin edileceği sözünü verir. 9 Eylül’de Maliye Bakanlığı mağdurlara vergi kolaylığı, ucuz inşaat malzemesine erişim olanağı, cam ithalatı, banka borcu olanlara geri ödeme ve banka kredisi alma kolaylığı sağlanacağını açıklar. 10 Eylül’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın himayesinde Kızılay Başkanı Rıza Çerçel, Borsa ve Sanayi ve Ticaret Odaları Başkanı Üzeyir Avunduk, Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Kazım Taşkent ve Sanayi Odası Başkanı İbrahim Esi’den oluşan bir komite kurulur. 9 Ekim 1955’e kadar komiteye bağış yapan 94 gerçek ve tüzel kişiden 42’sinin Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı kuruluşlar ya da Rum, Ermeni ve Yahudilere ait firmalar olması, devletin bizzat örgütlediği bu yağmanın faturasının en az yarısını mağdurlara yüklemeyi başardığını gösterir. Sonuçta mağdurlara ödenen tazminat, bağışlanan 9 milyon lira ile, hükümetin tahsis ettiği 60 milyon liradan ibaret kalır. Zararların küçük bir miktarı da olsa tazmin edilmesi memnuniyet vericidir ancak devlet bugüne dek resmen özür dilememiştir.



NAFİLE YARGI SÜRECİ

Hükümetin üzüntü beyanından sonraki ilk tepkisi yağmanın sorumluluğunu komünistlere yıkmak olmuştu. 7 Eylül 1955’te aralarında 45 ‘tescilli’ komünist adliyeye getirildi, bunlardan 19’u tutuklandı. Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Müeyyet ve Can Boratav, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Berktay, Aslan Kaynardağ gibi ünlü isimler vardı. Aralık ayına gelindiğinde, hükümet bu saçma suçlamadan vazgeçmek ve tutukluları salıvermek zorunda kalacaktı.

Olaylarla ilgili olarak Beyazıt, Beyoğlu ve Kadıköy’de oluşturulan örfi idare mahkemelerinde 5.104 sanık, Ankara’da 171, İzmir’de 424 kişi yargılandı. CHP lideri İnönü’nün hükümete sert eleştiriler yapması üzerine, sanıkların ezici çoğunluğu peyderpey salıverildi. Mahkeme, TMFT’nin, KTC’nin, MAH’ın ve elbette adı gündeme bile getirilmeyen Özel Harp Dairesi’nin üzerine gitmedi veya gidemedi. Daha sonra, KTC yöneticisi Kamil Önal’ın adamlarının polisin mühürlemiş olduğu KTC binasına girerek MAH’a ait evrakları imha ettikleri anlaşılacaktı. Karar, 1956 yılının Aralık ayı sonunda açıklandı. Sadece 228 kişi suçlu bulunmuştu. Bunların arasında gerçek failler yoktu, geri kalanların da cezaları çok değildi.

27 Mayıs 1960’daki askerî darbe sonrasında dosya yeniden açıldı. Bunda, Fuat Köprülü’nün ‘Olayların olacağını hükümet önceden biliyordu. Bir tertip vardı’ sözlerinin etkisi olduğu söylendi. Olayların tertipçisi olduğu iddiasıyla yargılanan 11 sanıktan sadece Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu 6’şar yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise 4,5 yıl hapse mahkûm edildiler. Böylece devlet adlı dokunulmaz varlık, tüm suçu siyasetçilerin üstüne yıkarak kendini yine temize çıkardı. Rumlarla eksik kalan hesap ise, yine utanç verici biçimde 1964’te kapatılacaktı.



OLAYLARI KİM TERTİPLEMİŞTİ? 

Yargılamalar sırasında, Selanik’teki Türk konsolosluğunun bahçesinde bulunan Atatürk’ün doğduğu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde Selanik Başkonsolos Yardımcısı Mehmet Ali Tekinalp tarafından Türkiye’den getirildiği ve Türk Başkonsolosluğu’nun bekçisi Hasan Uçar tarafından bahçeye atıldığı söylendi. Uçar’ı azmettiren kişi Selanik Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olan ve MAH elemanı olduğu iddia edilen Oktay Engin’di. Konsolos yardımcısı dokunulmazlık zırhıyla kurtulmuş, Oktay Engin’e üç yıl altı ay, Hasan Uçar’a ise iki yıl hapis cezası verilmişti. Dokuz ay Selanik cezaevindeki hücrede yatan Oktay Engin, tahliye edildikten sonra Gümilcine Konsolosluğumuz tarafından Türkiye’ye getirilmiş ve Başbakan Menderes ile İstanbul Valisi Gökay’ın tavassutu ile Selanik’te yarıda bıraktığı hukuk eğitimini İstanbul’da tamamlamıştı. Uzun yıllar Emniyet teşkilatında önemli görevlerde çalışan ve Nevşehir’e önce kaymakam, sonra da vali olarak atanan Engin hakkındaki suçlamaları hep reddetmişti. (Engin’in açıklamaları için: Faruk Mercan, “Bombacı da MİT elemanı da değilim”, Aksiyon, S.457, 13 Temmuz 2004)

1994 yılında, Yunanistan’da yayınlanan Yeditepe gazetesinin sahibi Mihail Vasiliadis,  İstanbul Ekspres’te yayınlanan fotoğrafların konsolosunun eşi tarafından 3 Eylül Cumartesi günü, yani bombanın patlamasından üç gün önce, Selanik’te fotoğrafçılık yapmakta olan Bay Kiryakidis’e teslim edildiğini iddia etti. Vasiliadis’e göre, konsolosun eşi, fotoğrafçıdan acele etmesini, çünkü ertesi gün İstanbul’a döneceğini söylemiş, 4 Eylül’de de İstanbul’a gelmişti. Yani bombalama fotoğrafları tamamen kurmaca idi. (Aktaran Demirer, s. 438-439.)



ÖZEL HARP DAİRESİ 

Ama en ilginci, orgeneral rütbesinden emekli olmuş, tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, bu konuda eserleri olan, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli güvenli kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu’nun gazeteci Fatih Güllapoğlu’na söyledikleriydi:

“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (…) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al…

-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?

-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?

-E, evet Paşam!…” (“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)

Evet, paşamız haklıydı. Özel Harp Dairesi memleketin eğitimli gençlerini, namuslu işçilerini vahşi yağmacılara dönüştürmeyi, yüzlerce yıldır birlikte yaşadığımız gayrimüslim vatandaşlarımızı ülkeden kaçırmayı, Kıbrıs sorununu kangren haline getirmeyi, Türkiye’yi dünyaya rezil etmeyi muhteşem biçimde başarmıştı!

Kaynakça: Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; 6-7 Eylül Olayları Fotoğraflar–Belgeler Fahri Çoker Arşivi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; Rıdvan Akar, “İki Yıllık Gecikme: 6-7 Eylül 1955”, Toplumsal Tarih S.117, Foti Benlisoy, “6/7 Eylül Olayları Öncesinde Basında Rumlar” ve Uygur Kocabaşoğlu,”6/7 Eylül Olaylarından Sonra Hasar Tespit Çalışmaları Üzerine Birkaç Ayrıntı” Toplumsal Tarih, S. 81, 2000; Mete Tunçay, “Kıbrıs Sorununun Gelişmesi Bağlamında 6-7 Eylül Olayları”, Tarih ve Toplum, S. 33, 1986; Orhan Türker, “6-7 Eylül 1955 Olaylarının İstanbul Rum Basınındaki Yankıları”, a.g.y., S. 177, 1998; Hulusi Dosdoğru, 6-7 Eylül Olayları, Bağlam Yayınları, 1993; Mehmet Ali Birand, Can Dündar, Bülent Çaplı, Demirkırat, Milliyet Yayınları, 1993.


Ayşe Hür, "6-7 Eylül’de devletin ‘muhteşem örgütlenmesi’",  Taraf Gazetesi, 7 Eylül 2008


* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________





6-7 Eylül bir komünist kalkışma olarak sunulmak istendi… / Yalçın Ergündoğan

 



6-7 Eylül bir komünist kalkışma olarak sunulmak istendi… 

(Arşiv'den 2017)


Yalçın Ergündoğan

------------------------


Türkiye toplumu kendisine dayatılarak, belletilen resmi tarihiyle yüzleşmenin ve hesaplaşabilmenin henüz çok uzağında durmaya devam ediyor. Öyle olunca da bugün yaşadıklarını “diktatörlük”, “ağır baskı” olarak tanımlayan kesim dahi, başına gelenlerin tarihsel geri planını ve oluşum sürecini anlamakta zorlanıyor. Bu nedenle de hem günümüzü daha iyi anlayabilmek, hem de yüzleşmeyi becererek ders çıkarabilmek için; coğrafyamızda, yakın tarihimizdeki yaşanmışlıkların gerçek yüzleri üzerinde daha fazla durmakta yarar var.

Bu yaşanmışlıkların en önemli utanç sayfalarından biri de 6-7 Eylül kuşkusuz…6-7 Eylül 1955’te gerçekleştirilen vahşet, zaman aşımına uğrayarak, cezasızlık içinde kaybolup gidecek, unutulacak türden bir suç değil. İnsanlık tarihini oluşturan büyük mücadelelerin imbiğinden süzülen damlalarla oluşturulmuş evrensel hukukun ölçütlerine göre; işlenen ağır bir insanlık suçu: Pogrom. (Yani, dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan imhaya, kaçırtmaya yönelik şiddet  ve yağma hareketi.) 


KOMÜNİSTLER OLAĞAN  ŞÜPHELİ 

Ben, TC'nin "Özel Harp Dairesi operasyonu" olarak tarihe not düşülen bu tertibin, üzerinde daha az durulan bir başka boyutuna değinmek istiyorum…

Vahşet günlerinden belleklerde kalan, kamyonlarla, hatta Büyükada’ya özel vapur kaldırarak, çeşitli araçlarla taşınmış, ellerinde Türk bayrakları ve tornadan çıkmış birbirinin tıpkısı sopalarla donatılmış, sayıları 200 bine vardığı saptanan bir kalabalık.  Bu kalabalık da önceden işaretlenmiş başta Rumlar olmak üzere Yahudi ve Ermenilerin ev ve iş yerlerine saldırmış,  yağmalamış, kadınlara tecavüz etmiş. 




Olayın tertipçisi (asker/sivil mutabakatıyla) devletin hedefi de, durumu fırsata çevirip “tekçi anlayışı” pekiştirmek, Türkiyeli Rumları ve diğer azınlıkları da rehin olarak kullanıp, gerçekleşmekte olan Kıbrıs Konferansı’nda adada hak iddiası kozunu kuvvetlendirmek ve adayı oldu bitti ile Yunanistan’a kaptırmamak... 

İşte tam burada, “devlet aklı”nın yaptığı ‘derin’ planlamada, devletin o dönemki ajandasında ‘baş düşman’ olarak kaydedilmiş komünistleri, yaratılacak olayların faili olarak açıklamak gibi bir hazırlık da var. 

Gelişmelerden ve dış dünya tepkilerinden sonra bu hazırlığın fiiliyata dökülerek, hemen devreye sokulmasından bu konunun da önceden planlanmış olduğunu anlıyoruz.

Sıkıştıklarında devreye sokulacak kaba senaryonun yarattığı görünümün bir boyutu da şöyle: Ortaya serilmiş kumaş topları, yağmalanmış giyim ve ziynet eşyaları…  Öyleyse, yaşanan da zengin “azınlık” sınıflara karşı komünistlerce örgütlenmiş, kışkırtılmış alt sınıfların kalkışması!.. 

* * *

İstanbul Ekspres gazetesi, Atatürk’ün Selanik’teki müze evinin bombalandığı yönündeki devlet istihbarat örgütünce servis edilen habere balıklama atlıyor.  Provokasyonda tetikleyici rolü üstleniyor. Sahibinin Mithat Perin, Yazı işleri Müdürünün de Gökşin Sipahioğlu olduğu İstanbul Ekspres gazetesi nitekim,  olaylar sonrası günlerde yaptığı yayında  ”Kızıl Maske Düştü” sürmanşetini kullanıyor. (O tarihte, henüz kırılma yok. Kemalistler ve Komünistler zaten iç içe.) Haberin spotunda ise, “Tahrikçiliğin elebaşıları Türkiye’yi “dostsuz” bırakma gayesini güttüler. 33 müseccel komünist tevkif edildi.” ifadeleri yer alıyor.  

Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Müeyyet ve Can Boratav, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Berktay, Aslan Kaynardağ gibi isimler var.  



Bu tutukluların koğuşundaki havayı ve memleketteki ortamı daha anlaşılır kılması  için,  burada  genç Nihat Sargın’ın ağzından bir anekdotu aktarıyorum: “…Cezaevinde bir gün Aziz Nesin yüksek sesle gayet ciddi hepimize sordu; ‘...Başbakan Adnan Menderes’e bir mektup yazsam diyorum, mektupta şunları söylesem; Türkiye’nin başına gelen bu felaketten kurtulması için bizlerin seçilmiş olmasını doğru, yanlış tartışmıyorum. Ülkemizin selameti adına bunu anlayışla karşılamaya ve fedakârca kabul etmeye hazırım. Ancak içeride geçecek günlerimde çoluk çocuğuma bakamayacağımdan bunun karşılanması için, artık örtülü ödenekten mi olur, başka bir fasıldan mı aylık bağlanmasını istiyorum’ diye yazsam ne dersiniz?..” (Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Sekreteri, daha sonra Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) Genel Başkanı Nihat Sargın’ın, gazeteci Belma Akçura’yla söyleşisinden, 4 Mayıs 2005, Milliyet SANAT dergisi)

Elbette, 4 ay kadar tutuklu kalan komünistler, dünya kamuoyunun bu saçmalığa prim vermemesi üzerine salıveriliyor…

* * *

Kendisine servis edilen 'Atatürk'ün Selanik'teki evi bombalandı' haberi ile, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul'da gerçekleştirilen Özel Harp Dairesi operasyonuna zemin hazırlayan, o tarihlerdeki İstanbul Ekspres gazetelerinin orijinal nüshalarını ( İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kütüphanesi’nde) uzuun uzun inceleme fırsatı da buldum. (2017)


İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon da geçtiğimiz gün, yukarıda benim altını çizdiğim boyuta benzer yaklaşımla bir açıklama yaptı. Açıklamada, İHD de  bu perdeleme senaryosunun  altını çizerek, “Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığını hedefleyen devlet destekli nefret  suçu üretme ve kalabalıkları kolayca saldırganlığın içine çekme ortamının günümüzde de sürdüğüne” dikkat çekti. İHD’nin açıklamasındaki vurgu şöyle:

 “Gerçeğin yeterince bilinmeyen bir yanı var. En çok kullanılan fotoğraflarda dükkanlara, işyerlerine yönelik tahrip ve yağmayı görürüz. Fotoğraflarda dükkanlara saldıranları, İstiklal Caddesi’nin boydan boya kumaşla, yağmadan arda kalan mallarla kaplandığını izleriz. Böyle bir temsil, insan zihninde yanlış bir algıya hizmet eder. Bu, ‘azınlıklar zengindir ve saldırı bu zenginliğe karşı yapıldı’ algısıdır. 6-7 Eylül’ün bir “servet düşmanlığı” olarak sunulmasıdır.




Oysa vahşet, bu iki gün boyunca bitmeyen enerjisini ağırlıklı olarak Hıristiyan nefretinden almış, korkunç saldırılar Hıristiyan inancına karşı yapılmıştır. Bunun somut kanıtı kiliseler ve mezarlıklardır. Saldırılar en yıkıcı, en tahrip edici yüzünü başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimlerin kutsallarına, kiliselerine, sinagoglarına, mezarlıklarına karşı göstermiştir. Kiliseler birkaç saat içinde harabeye çevrilmiş, dinamitle patlatılmış, ateşe verilmiştir. Kilise içinde kutsal eşyalar tahrip edilmiş, İsa tasvirlerinin gözleri oyulmuş, haçlar kırılmış, mezarlar açılıp cenazelerin kemikleri ortalığa saçılmış, yeni gömülmüş bir cenaze ağaca asılarak karnına Türk bayrağı saplanmıştır.”



‘BİR DAHA ASLA’ DİYEBİLMEK İÇİN…

"Katil devlet / devlet sorumlu" gibi slogansal yaklaşımlar bazen, onu hedeflemese de, sorumluları göz ardı etmeye yaradığı kanaati uyandırabiliyor. 

'Bir daha asla' diyebilmek için; sorumluların cezalandırılması, hayatta değilseler de kamu vicdanında mahkûm edilmeleri gerekiyor. 

Bu nedenle o dönemde  Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in Başbakan, Fuad Köprülü’nün Başbakan Yardımcısı, Fatin Rüştü Zorlu’nun Dışişleri Bakanı, Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu’nun ise; Genelkurmay Başkanı, İsmet İnönü’nün de Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı olduğunu hatırlayalım.  

Tabii, 27 Mayıs 1960 darbesi ile devrilen Adnan Menderes ve hükümetinin, suçu birlikte işledikleri askeri darbeciler tarafından, bu pogromu gerçekleştirmekten de mahkûm edilmiş olduğunu da unutmayalım...



Yalçın Ergündoğan

 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com






* * *


_______________________________

6 Eylül 2022 Salı

Sıcak kalpli ve cömert bir adam: Mihail Gorbaçov / Steve Rosenberg

 


Sıcak kalpli ve cömert bir adam: Mihail Gorbaçov



Steve Rosenberg
---------------------

BBC’nin Rusya haberleri editörü ve eski Moskova temsilcisi Steve Rosenberg, beş kez röportaj yaptığı Gorbaçov’u yazdı...

Mart 2013… Moskova’daki düşünce kuruluşunda Mikhail Gorbaçov ile röportaj yapıyorum… Merhum eşi Raisa’ya adadığı biyografisinin son cildini yeni yayımladı. Raisa 1999’da lösemi nedeniyle hayatını kaybettiğinde evliliklerinin yaşı 46’ydı. Eşi hakkında konuşurken kullandığı şefkatli üslup onu çok özlediğini gösteriyordu. 

Bana kitabını incelemem için uzattığında gördüm, birinci bölümde Raisa’nın ölümüyle ilgili bir cümle vardı: “Hayatım anlamını yitirdi, daha önce hiç bu kadar keskin bir yalnızlık duygusu yaşamamıştım.”

Kitapta Raisa’nın da içinde bulunduğu fotoğrafları bana gösterirken gözleri parlıyordu. Tatil fotoğrafları, aile fotoğrafları, yurtdışındaki resmî gezilerde Raisa ile birlikte görüntülendiği fotoğraflar ve tabii en sevdiği o iki fotoğraf: Mihail ve Raisa’nın 1953’teki düğünlerinden önceki portreleri. Gerçekten de Hollywood yıldızlarına benziyorlar.

Gorbaçov ve ben kitaba göz atarken kamera operatörümüz Rachel odanın köşesindeki piyanoyu inceliyordu.

Rachel, Gorbaçov’a “bunu çalabilir misiniz” diye sordu.

Gorbaçov “gerek yok, o zaten kendi kendine çalıyor” diye cevapladı.

Bu cevaba hepimiz çok güldük ancak çok geçmeden bunun bir şaka olmadığını anladık. Gorbaçov piyanoya doğru yürüdü, bir düğmeye bastı ve bir anda piyano kendiliğinden çalmaya başladı.

“Bu çalan Chopin,” dedi ve ardından sırıtarak bir orkestra şefi havasında müziği kendisi yönetiyormuş gibi yaptı. En sonunda bir düğmeye bastı ve alet kendi kendine sustu.

“Elbette normal bir piyano gibi kendiniz oturup da çalabilirsiniz” diye belirtti Gorbaçov. Devamında “içinizden biri piyano çalmayı biliyor mu” diye sordu. Ona çalabileceğimi söyledim.

Gorbaçov, “Lütfen oturun ve bir şeyler çalın” dedi.

Bunu beklemiyordum. Hızlı düşünmeliydim. Ne çalmalıydım? Eski bir süper gücün lideri hangi melodiyi severdi? Bir Rus klasiği olan Moskova Geceleri‘ni çalmaya başladım.

O anda beklenmedik bir şey oldu. Mihail Gorbaçov şarkıya eşlik etmeye başladı. Sona yaklaşırken ona başka hangi şarkıları sevdiğini sordum. Gorbaçov, Sovyetlerin savaş zamanından kalma şarkısı “Dark is the Night”ı  istedi. Bu, cephedeki bir askerin karısına olan özlemini anlatan bir şarkıydı.

Şarkıyı mırıldanmaya başladı: “O karanlık gecede, biliyorum aşkım uyanıksın / Otururken gizlice gözyaşlarını siliyorsun / derin, nazik gözlerini nasıl seviyorum / Dudaklarımı seninkilerle birleştirmek istiyorum…”

Bunun ardından Gorbaçov gülümsedi ve “Raisa şarkı söylememe bayılırdı” dedi.

Doğrusu, bu kısa cümleyi kurarak Mihail Gorbaçov kendisi hakkında bize çok şey söylemiş oldu.

Rusya’da ülkeyi yönetme tarzı nedeniyle onu eleştiren, hatta Sovyetler Birliği’nin çöküşünün sorumlusu olarak onu suçlayan birçok insan var. Ama bu sözlerden ve o gülümsemeden sonra karısına hâlâ derinden aşık olan ve o gittiği için yıkılmış sıcak kalpli, üzgün bir adama şahit oldum. Gorbaçov için Raisa her yerdeydi: Kitaplarında, ofisinin duvarlarındaki portrelerde… ve tabii müzikte!

Mihail Gorbaçov ile ilk kez SSCB’nin çöküşünden dört yıldan fazla bir süre sonra, Mayıs 1996’da tanıştım. O zamanlar Rusya başkanlık seçimlerinde siyasete dönmeye ve Boris Yeltsin’e meydan okumaya hazırlanıyordu. Ben de CBS News’te çalışıyordum.

On yıl önce üniversitede Rusça dersi almam için bana ilham kaynağı olan adamla tanıştığım için heyecanlıydım. 1980’lerin ortalarında Mihail Gorbaçov, perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (şeffaflık) çağrılarıyla siyaset sahnesinde coşkuyla boy göstermişti. Doğrusunu söylemek gerekirse o, dünyanın hiç görmediği türden bir Sovyet lideriydi. Oldukça genç ve rahat bir figürdü. Dahası, Batı ile iyi ilişkiler kurmaya ve durgun Sovyet ekonomisini canlandırmaya kararlı görünüyordu. Fakat görev süresi sona erdiğinde artık Sovyetler Birliği diye bir şey kalmamıştı.

1996’da kampanyasını tanıttığı gezide bir akşam Gorbaçov, ekibimizi otelin restoranındaki masasına davet etti. Aniden grupça tanıdık bir melodiyi işittik:

“Dün bütün dertlerim benden ıraktı / Şimdi ise buradan ayrılmayacaklar gibi görünüyor…”


Seçimde oyların sadece yüzde 0,51’ini alacak bir lider olarak Gorbaçov’a bu sözler çok uyuyordu. İktidarını kaybetmişti ve onu geri alamamıştı. Öte yandan Gorbaçov’un hâlâ sahip olduğu bir şeyden söz edeceksek bunun kendine has mizah anlayışı olduğunu söyleyebiliriz.

Ertesi ayki Gorbaçov seyahatinde birlikte çalıştığım kameraman Victor Cooper, etrafındaki herkesi gülümseten büyük bir Teksaslıydı. Seyahat süresince Rusça konuşmalardan hiçbir şey anlamamıştı, sadece birkaç cümle biliyordu ve onlardan biri de “Hayattaki en önemli şey tavuktur” anlamına gelen “Samoe glavnoe eto kooritsa” idi.

Bu söz Victor’un çok işine yaradı. Kendisi ne zaman Moskova trafik polisi tarafından durdurulsa, otomobilinin camını indirir ve büyük bir Teksaslı edasıyla Rusça “Hayattaki en önemli şey tavuktur!” derdi.

Mihail Gorbaçov'un eşi Raisa 1999’da lösemi kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.

Bana Victor için Moskova’daki arkadaşlarımdan ve meslektaşlarımdan gelen iyi niyet mesajlarını içeren bir “hoşçakal videosu” hazırlama görevi verildi. Gorbaçov’un asistanını aradım ve ona Gorbaçov’un videoya bir mesajla katkıda bulunmayı düşünüp düşünmeyeceğini sordum.

Çabucak gelen cevap olumluydu. Başka bir kameramanla Gorbaçov’un ofisine gittim.

“Ne söylememi dilersin” diye sordu.

Kameramanımız Victor’un onunla tanışmaktan ne kadar keyif aldığını anlattım. Ayrıca Victor’un Rusça bilgisinden de bahsetmiştim. Gorbaçov kameraya döndü ve şu sözlerle biten içten bir monolog kaydetti: “Victor, bildiğin gibi hayatta en önemli şey tavuktur!”

Kendimi çimdiklemek zorunda kaldım. Eskiden bu gezegendeki en güçlü adamlardan biri olan Mihail Sergeyeviç Gorbaçov, kümes hayvanlarıyla ilgili bir espri yapmıştı. Victor Cooper videoyu gördüğünde şaşırdı ve derinden etkilendi.


2019’da yüz yüze geldiğim ise farklı bir Gorbaçov’du. Bu bana verdiği beşinci ve son röportaj olacaktı. Bu sefer yüzünde daha önce dikkatimi çekmeyen bir hüzün vardı. Sanki başarılarının tersine döndüğünü hissetmiş gibiydi. Rusya’nın otoriterliği yeniden benimsediğini ve Doğu-Batı çatışmasının tekrar başladığını söyledi.

Röportaj sırasında Gorbaçov, iktidardaki ilk günlerini anımsadı.

“Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin genel sekreteri olduğumda, insanlarla ilişki kurmak için ülkenin dört bir yanındaki kasabaları ve şehirleri dolaştım. O zamanlar herkesin dert ettiği bir şey vardı. Bana ‘Mihail Sergeyevich, ne sorunumuz olursa olsun, hatta yiyecek kıtlığımız olsa bile merak etme. En nihayetinde yeterince yiyeceğimiz olacağından şüphen olmasın. Bir şekilde ayarlamaya çalırız. Sen sadece savaş çıkmamasını sağla, gerisi önemli değil’ dediler…”

İşte bu noktada Gorbaçov’un gözlerinden yaşlar damlamaya başladı.

“Bu önceliğe çok şaşırmıştım. İnsanların durumu işte böyleydi. Son savaşta o kadar çok acı çektiler ki…”

Karşımdaki adam, Mihail Gorbaçov tıpkı öbür liderler gibi mükemmel biri değildi ama kendisini Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalini bertaraf etmeye adadığı apaçıktı. Ve tabii ailesine çok düşkündü… İşte tam da bu iki şey için onu derin bir sevgiyle hatırlayacağım…


Kaynak: https://www.bbc.com/news/world-europe-62062852

Çeviri: Hasan Ayer [Serbestiyet internet gazetesi]



* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________






Gorbaçov’un Ardından... / Serge Schmemann

 

Gorbaçov’un Ardından...


Eski Sovyetler Birliği'nde siyasi fıkralar, siyasi görüşlerin yeraltındaki başlıca kanalıydı. Mihail Gorbaçov'un 1985'te iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra ortaya çıkan bir fıkra şu soruyu soruyordu: "Politbüro'da Gorbaçov'u kim destekliyor?" Cevap: "Kimse desteklemek zorunda değil. Kendi başına hareket edebilir."

Leonid Brejnev, Yuri Andropov, Konstantin Çernenko gibi yaşlı liderlerin cenazelerinin ardından dinamik, genç ve karizmatik bir liderin yükselişi başlı başına heyecan verici bir yenilikti. Buna bir de Gorbaçov'un neredeyse ilk günden itibaren ortaya koyduğu radikal açıklık, samimiyet ve değişim isteği eklenince tüm Sovyet coğrafyasında hissedilir bir coşku yaşandı.

Mihail Gorbaçov salı günü öldü ve bugün onu, Batı'da sıklıkla algılandığı üzere cesur ve kahramanca biri gibi değil, olumlu biçimde hatırlayacak bir Rus bulmak dahi zor olacaktır. Vladimir Putin gibi kayıp imparatorluklara özlem duyanlar için o, güçlü Sovyet devletini yok eden adamdı. Liberaller içinse, halefini doğru yola sokmakta başarısız bir liderdi.

Ancak liderliğinin o ilk parlak günlerinde, 54 yaşında Politbüro'da etrafındaki bunak kalıntıların çoğundan onlarca yıl daha genç olan Mihail Gorbaçov, küresel bir rock yıldızıydı. Sovyetler Birliği dibe vurmak üzereydi. Mağaza rafları boşalmış, ekonomi açgözlü bir askerî makine tarafından kurutulmuştu. KGB ajanları ve muhbirlerinden oluşan bir ordu, kimsenin inanmadığı resmî ideolojiden sapmaları acımasızca eziyordu. Dış dünya yasak bir rüyaydı.

Ve sonra aniden, geniş gülümsemesi ve güneydeki tarım arazilerinde kök salmış aksanıyla bu genç lider geldi ve heyecan verici bir "yeni düşünce", "perestroyka" (yeniden inşa) ve "glasnost" (açıklık) müjdesi yaydı. Kremlin'e yeni kan getirirken, bu şekilde devam edemeyeceğimizi ilan etti. Bir dizi doğaçlama konuşmasında toplumun emir komutaya dayalı bürokratik sistem ve silahlanma yarışı altında boğulduğunu, her şeyin değiştirilmesi ve kökten değiştirilmesi gerektiğini vaaz etti. Bazen büyüleyici eşi Raisa ile birlikte halkın karşısına çıkıyor, çoğu zaman kendinden geçmiş kalabalığın içine dalıyordu. Bu, Rusların yirmi yıldan uzun bir süre önce Nikita Kruşçev'den beri görmediği bir şeydi ve çok daha heyecan verici, özgür ve bulaşıcıydı.

Özellikle hatırladığım bir sahne, Gorbaçov'un görevdeki ilk yılının baharında Leningrad'a yaptığı bir geziydi. Selefleri döneminde bir propaganda ritüeline dönüşmüş olan akşam ana haber bülteninde Mihail Gorbaçov sokakta şakalaşırken gösteriliyordu; büyük doğum lekesiyle tanınan kel kafası itişip kakışan kalabalığın arasında sallanıyordu.

"Seni dinliyorum," dedi. "Ne söylemek istiyorsun?"

"Başladığınız gibi devam edin," diye bağırdı bir adam. Ardından, kalabalık tarafından Gorbaçov'a doğru ittirilen, sarı arı kovanı saçları Gorbaçov'un üzerinde yükselen heybetli bir kadın söze karıştı: "Sadece halka yaklaşın, sizi hayal kırıklığına uğratmayacağız."

Mihail Gorbaçov, "Daha yakın olabilir miyim?" diyerek, geniş bir gülümsemeyle cevap verdi.

Bu, onun başlattığı ekonomik değişimlerin çok ötesine geçen bir kimyaydı. Tabular buharlaştı. İnsanlar özgürce konuşmaya, gazeteler ciddi haberler yapmaya başladı. Sanat gelişti, kiliseler doldu. Başta Andrei Sakharov olmak üzere, muhalifler çalışma kamplarından ve iç sürgünden geri döndüler. Göstermelik Sovyet meclisinde gerçek tartışma ve hatta gerçek oylama ortaya çıktı. Mihail Gorbaçov'un umduğundan daha fazlası olmuş olabilir, ancak kamuoyunda olan biten her şey Gorbaçov’un hanesine yazıldı. Selefleri döneminde sanat alanında siyasi açıdan cüretkâr olan herhangi bir şey sansürün etrafından dolaşmak olarak görülürken, Gorbaçov döneminde bu durum çözülmenin bir başka kanıtı olarak değerlendirildi.

Heyecan sadece Sovyetler Birliği ile sınırlı değildi. Sovyet bloku ve dünya genelinde, cesur yeni bir liderin yükselişi daha zirveye ulaşmadan dikkatleri üzerine çekti. Mihail Gorbaçov'un Kremlin'de ikinci adam olarak kabul edilmesinin ardından Londra'ya yaptığı bir ziyaret sırasında, The Sunday Times of London'ın manşeti "Doğu'da bir Kızıl Yıldız Yükseliyor" şeklindeydi. Margaret Thatcher, o zaman İngiltere başbakanıydı ve ünlü sözü şöyleydi: "Bay Gorbaçov'u severim. Birlikte iş yapabiliriz."

Büyük bir cephaneliğin ortasında, bölünmüş bir ülkede yaşayan o zamanki Batı Almanya vatandaşları, Gorbaçov'un Soğuk Savaş'ı sona erdirme çabalarını özel bir tutkuyla karşıladılar. O zamanlar Batı Almanya'nın başkenti olan Bonn'daki barok Eski Belediye Binası'nın önündeki kalabalığı hatırlıyorum. Kalabalık "Gorbi! Gorbi!" diye bağırırken, o içeride ziyaretçi defterini imzalıyordu. 1989'daki bu ziyaretin arifesinde yapılan bir kamuoyu yoklamasında, Gorbaçov'un güvenebilecekleri bir adam olup olmadığı sorusuna katılımcıların yüzde 90'ı "evet" yanıtı verdi.

Gorbaçov Ekim 1989'da Doğu Alman devletinin 40. yıldönümünü kutlamak için yaşlı komünist liderlere katılmak üzere Doğu Berlin'deyken de “Gorbi! Gorbi!” diye tezahüratla karşılanıyordu. Bu ziyaret, bir ay sonra, Berlin Duvarı'nın yıkılmasının hızlanmasını doğrudan etkileyecekti. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın bir efsaneye göre bu tarihî olay Ronald Reagan'a atfedilir, ancak Gorbaçov'un Doğu Avrupa'da açığa çıkardığı güçler ölçülemeyecek kadar daha önemliydi.

Yine de Mihail Gorbaçov bir devrimci değil, bir reformcuydu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sadece dokuz ay önce, şimdiki Belarus'un başkenti Minsk'te bir dinleyici kitlesi önünde şu itirafta bulunuyordu: "Komünist olduğumu ve komünist fikre bağlı olduğumu söylemekten utanmıyorum ve bununla öbür dünyaya gideceğim."

Glastnost (Açıklık) ve Perestroyka (Yeniden Yapılanma) politikalarının mimarı Mihail Sergeyeviç Gorbaçov (Михаи́л Серге́евич Горбачёв), [2 Mart 1931 - 30 Ağustos 2022] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) son lideri (1985-1991), SBKP'nin son Genel Sekreteri hayata veda etti...


Onun anlayamadığı ve Kremlin'deki sert ve acımasız seleflerinin sezgisel olarak bildiği şey, zorlama, güç ve korku üzerine kurulu bir sistemi gevşetmek onu yok etmek anlamına gelir. Sovyet toplumu Sovyet otoriterliğinin kısıtlamalarından kurtulurken, Mihail Gorbaçov'un ekonomide reform yapma çabaları önceki tüm reformlarla aynı kayalara çarptı: ayrıcalıklı, yozlaşmış Komünist Parti aygıtı.

Ekonomik şok terapisini denedi, sonra rotayı tersine çevirdi, sonra güç kullanmayı denedi, ama bunlar yetmezdi, çok geçti. Baskının acımasız tutkalı eksik kalınca Sovyetler Birliği dağıldı ve ekonomi durma noktasına geldi. Komünistlerin Ağustos 1991'de iktidarı zorla ele geçirme girişimi Boris Yeltsin tarafından bastırıldı ve SSCB sadece birkaç ay daha ayakta kalabildi.

Geriye dönüp bakıldığında, Gorbaçov'un farklı adımlar atması halinde, olayların farklı gelişip gelişmeyeceğini ya da Sovyetler Birliği'nin ayakta kalıp kalamayacağını sorgulamak ilgiye değer olabilir. Tiananmen Meydanı'nda Mihail Gorbaçov'un serbest bıraktığı liberalleştirici güçleri ezen Çin, alternatif bir yol öneriyor.

M. Gorbaçov'un Parti (son) Kimlik Kartı.


Sovyet İmparatorluğu'nun dağılışına Moskova'dan ve ardından Berlin'den tanıklık etmiş biri olarak, Gorbaçov'dan başka bir değişim temsilcisinin, çökmek üzere olan bir sistemin barışçıl bir şekilde parçalanmasını sağlayabileceğini hayal etmekte zorlanıyorum. Sistemi içeriden değiştirmeye çalışmak için inançlı bir komünist gerekiyordu, ancak sistem yeniden canlandırılamayacak durumdaydı.

Mihail Gorbaçov bunu daha sonraki yıllarda gördü. Aralık 1991'deki istifa konuşmasında "Eski sistem yenisi çalışmaya başlamadan çöktü ve toplumdaki kriz daha da vahim bir hal aldı," dedi. Amerika Birleşik Devletleri'nde çoğu insan Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ve totaliter bir sistemin çökmesinin küresel çapta olumlu bir olay olarak algılanacağını düşünüyordu. Rusya'da ise büyük güç statüsünün kaybedilmesinden üzüntü duyan pek çok kişi vardı ve bu nostaljiyi Vladimir Putin otoriter Kremlin'i yeniden inşa etmek için kullandı.

Ancak Gorbaçov'un ölümünü duyduğumda aklıma ilk ve en çok gelen şey, o geniş gülümseme, o bulaşıcı coşku, değişime duyulan cesur inanç ve "Gorbi! Gorbi!" diye bağıran insanların özgürlüğe kavuşmasıydı. Mihail Gorbaçov'un gerçek mirası budur.


İngilizceden çeviren: Salih Renda

[ 5 Eylül 2022 tarihli, Birikim Dergisi'nden aktarıldı.]                    







* * *


* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________









81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU...