BBC’nin Rusya haberleri editörü ve eski Moskova temsilcisi Steve Rosenberg, beş kez röportaj yaptığı Gorbaçov’u yazdı...
Mart 2013… Moskova’daki düşünce kuruluşunda Mikhail Gorbaçov ile röportaj yapıyorum… Merhum eşi Raisa’ya adadığı biyografisinin son cildini yeni yayımladı. Raisa 1999’da lösemi nedeniyle hayatını kaybettiğinde evliliklerinin yaşı 46’ydı. Eşi hakkında konuşurken kullandığı şefkatli üslup onu çok özlediğini gösteriyordu.
Bana kitabını incelemem için uzattığında gördüm, birinci bölümde Raisa’nın ölümüyle ilgili bir cümle vardı: “Hayatım anlamını yitirdi, daha önce hiç bu kadar keskin bir yalnızlık duygusu yaşamamıştım.”
Kitapta Raisa’nın da içinde bulunduğu fotoğrafları bana gösterirken gözleri parlıyordu. Tatil fotoğrafları, aile fotoğrafları, yurtdışındaki resmî gezilerde Raisa ile birlikte görüntülendiği fotoğraflar ve tabii en sevdiği o iki fotoğraf: Mihail ve Raisa’nın 1953’teki düğünlerinden önceki portreleri. Gerçekten de Hollywood yıldızlarına benziyorlar.
Gorbaçov ve ben kitaba göz atarken kamera operatörümüz Rachel odanın köşesindeki piyanoyu inceliyordu.
Rachel, Gorbaçov’a “bunu çalabilir misiniz” diye sordu.
Gorbaçov “gerek yok, o zaten kendi kendine çalıyor” diye cevapladı.
Bu cevaba hepimiz çok güldük ancak çok geçmeden bunun bir şaka olmadığını anladık. Gorbaçov piyanoya doğru yürüdü, bir düğmeye bastı ve bir anda piyano kendiliğinden çalmaya başladı.
“Bu çalan Chopin,” dedi ve ardından sırıtarak bir orkestra şefi havasında müziği kendisi yönetiyormuş gibi yaptı. En sonunda bir düğmeye bastı ve alet kendi kendine sustu.
“Elbette normal bir piyano gibi kendiniz oturup da çalabilirsiniz” diye belirtti Gorbaçov. Devamında “içinizden biri piyano çalmayı biliyor mu” diye sordu. Ona çalabileceğimi söyledim.
Gorbaçov, “Lütfen oturun ve bir şeyler çalın” dedi.
Bunu beklemiyordum. Hızlı düşünmeliydim. Ne çalmalıydım? Eski bir süper gücün lideri hangi melodiyi severdi? Bir Rus klasiği olan Moskova Geceleri‘ni çalmaya başladım.
O anda beklenmedik bir şey oldu. Mihail Gorbaçov şarkıya eşlik etmeye başladı. Sona yaklaşırken ona başka hangi şarkıları sevdiğini sordum. Gorbaçov, Sovyetlerin savaş zamanından kalma şarkısı “Dark is the Night”ı istedi. Bu, cephedeki bir askerin karısına olan özlemini anlatan bir şarkıydı.
Şarkıyı mırıldanmaya başladı: “O karanlık gecede, biliyorum aşkım uyanıksın / Otururken gizlice gözyaşlarını siliyorsun / derin, nazik gözlerini nasıl seviyorum / Dudaklarımı seninkilerle birleştirmek istiyorum…”
Bunun ardından Gorbaçov gülümsedi ve “Raisa şarkı söylememe bayılırdı” dedi.
Doğrusu, bu kısa cümleyi kurarak Mihail Gorbaçov kendisi hakkında bize çok şey söylemiş oldu.
Rusya’da ülkeyi yönetme tarzı nedeniyle onu eleştiren, hatta Sovyetler Birliği’nin çöküşünün sorumlusu olarak onu suçlayan birçok insan var. Ama bu sözlerden ve o gülümsemeden sonra karısına hâlâ derinden aşık olan ve o gittiği için yıkılmış sıcak kalpli, üzgün bir adama şahit oldum. Gorbaçov için Raisa her yerdeydi: Kitaplarında, ofisinin duvarlarındaki portrelerde… ve tabii müzikte!
Mihail Gorbaçov ile ilk kez SSCB’nin çöküşünden dört yıldan fazla bir süre sonra, Mayıs 1996’da tanıştım. O zamanlar Rusya başkanlık seçimlerinde siyasete dönmeye ve Boris Yeltsin’e meydan okumaya hazırlanıyordu. Ben de CBS News’te çalışıyordum.
On yıl önce üniversitede Rusça dersi almam için bana ilham kaynağı olan adamla tanıştığım için heyecanlıydım. 1980’lerin ortalarında Mihail Gorbaçov, perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (şeffaflık) çağrılarıyla siyaset sahnesinde coşkuyla boy göstermişti. Doğrusunu söylemek gerekirse o, dünyanın hiç görmediği türden bir Sovyet lideriydi. Oldukça genç ve rahat bir figürdü. Dahası, Batı ile iyi ilişkiler kurmaya ve durgun Sovyet ekonomisini canlandırmaya kararlı görünüyordu. Fakat görev süresi sona erdiğinde artık Sovyetler Birliği diye bir şey kalmamıştı.
1996’da kampanyasını tanıttığı gezide bir akşam Gorbaçov, ekibimizi otelin restoranındaki masasına davet etti. Aniden grupça tanıdık bir melodiyi işittik:
“Dün bütün dertlerim benden ıraktı / Şimdi ise buradan ayrılmayacaklar gibi görünüyor…”
Seçimde oyların sadece yüzde 0,51’ini alacak bir lider olarak Gorbaçov’a bu sözler çok uyuyordu. İktidarını kaybetmişti ve onu geri alamamıştı. Öte yandan Gorbaçov’un hâlâ sahip olduğu bir şeyden söz edeceksek bunun kendine has mizah anlayışı olduğunu söyleyebiliriz.
Ertesi ayki Gorbaçov seyahatinde birlikte çalıştığım kameraman Victor Cooper, etrafındaki herkesi gülümseten büyük bir Teksaslıydı. Seyahat süresince Rusça konuşmalardan hiçbir şey anlamamıştı, sadece birkaç cümle biliyordu ve onlardan biri de “Hayattaki en önemli şey tavuktur” anlamına gelen “Samoe glavnoe eto kooritsa” idi.
Bu söz Victor’un çok işine yaradı. Kendisi ne zaman Moskova trafik polisi tarafından durdurulsa, otomobilinin camını indirir ve büyük bir Teksaslı edasıyla Rusça “Hayattaki en önemli şey tavuktur!” derdi.
Mihail Gorbaçov'un eşi Raisa 1999’da lösemi kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Bana Victor için Moskova’daki arkadaşlarımdan ve meslektaşlarımdan gelen iyi niyet mesajlarını içeren bir “hoşçakal videosu” hazırlama görevi verildi. Gorbaçov’un asistanını aradım ve ona Gorbaçov’un videoya bir mesajla katkıda bulunmayı düşünüp düşünmeyeceğini sordum.
Çabucak gelen cevap olumluydu. Başka bir kameramanla Gorbaçov’un ofisine gittim.
“Ne söylememi dilersin” diye sordu.
Kameramanımız Victor’un onunla tanışmaktan ne kadar keyif aldığını anlattım. Ayrıca Victor’un Rusça bilgisinden de bahsetmiştim. Gorbaçov kameraya döndü ve şu sözlerle biten içten bir monolog kaydetti: “Victor, bildiğin gibi hayatta en önemli şey tavuktur!”
Kendimi çimdiklemek zorunda kaldım. Eskiden bu gezegendeki en güçlü adamlardan biri olan Mihail Sergeyeviç Gorbaçov, kümes hayvanlarıyla ilgili bir espri yapmıştı. Victor Cooper videoyu gördüğünde şaşırdı ve derinden etkilendi.
2019’da yüz yüze geldiğim ise farklı bir Gorbaçov’du. Bu bana verdiği beşinci ve son röportaj olacaktı. Bu sefer yüzünde daha önce dikkatimi çekmeyen bir hüzün vardı. Sanki başarılarının tersine döndüğünü hissetmiş gibiydi. Rusya’nın otoriterliği yeniden benimsediğini ve Doğu-Batı çatışmasının tekrar başladığını söyledi.
Röportaj sırasında Gorbaçov, iktidardaki ilk günlerini anımsadı.
“Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin genel sekreteri olduğumda, insanlarla ilişki kurmak için ülkenin dört bir yanındaki kasabaları ve şehirleri dolaştım. O zamanlar herkesin dert ettiği bir şey vardı. Bana ‘Mihail Sergeyevich, ne sorunumuz olursa olsun, hatta yiyecek kıtlığımız olsa bile merak etme. En nihayetinde yeterince yiyeceğimiz olacağından şüphen olmasın. Bir şekilde ayarlamaya çalırız. Sen sadece savaş çıkmamasını sağla, gerisi önemli değil’ dediler…”
İşte bu noktada Gorbaçov’un gözlerinden yaşlar damlamaya başladı.
“Bu önceliğe çok şaşırmıştım. İnsanların durumu işte böyleydi. Son savaşta o kadar çok acı çektiler ki…”
Karşımdaki adam, Mihail Gorbaçov tıpkı öbür liderler gibi mükemmel biri değildi ama kendisini Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalini bertaraf etmeye adadığı apaçıktı. Ve tabii ailesine çok düşkündü… İşte tam da bu iki şey için onu derin bir sevgiyle hatırlayacağım…
Eski Sovyetler Birliği'nde siyasi fıkralar, siyasi görüşlerin yeraltındaki başlıca kanalıydı. Mihail Gorbaçov'un 1985'te iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra ortaya çıkan bir fıkra şu soruyusoruyordu: "Politbüro'da Gorbaçov'u kim destekliyor?" Cevap: "Kimse desteklemek zorunda değil. Kendi başına hareket edebilir."
Leonid Brejnev, Yuri Andropov, Konstantin Çernenko gibi yaşlı liderlerin cenazelerinin ardından dinamik, genç ve karizmatik bir liderin yükselişi başlı başına heyecan verici bir yenilikti. Buna bir de Gorbaçov'un neredeyse ilk günden itibaren ortaya koyduğu radikal açıklık, samimiyet ve değişim isteği eklenince tüm Sovyet coğrafyasında hissedilir bir coşku yaşandı.
Mihail Gorbaçov salı günü öldü ve bugün onu, Batı'da sıklıkla algılandığı üzere cesur ve kahramanca biri gibi değil, olumlu biçimde hatırlayacak bir Rus bulmak dahi zor olacaktır. Vladimir Putin gibi kayıp imparatorluklara özlem duyanlar için o, güçlü Sovyet devletini yok eden adamdı. Liberaller içinse, halefini doğru yola sokmakta başarısız bir liderdi.
Ancak liderliğinin o ilk parlak günlerinde, 54 yaşında Politbüro'da etrafındaki bunak kalıntıların çoğundan onlarca yıl daha genç olan Mihail Gorbaçov, küresel bir rock yıldızıydı. Sovyetler Birliği dibe vurmak üzereydi. Mağaza rafları boşalmış, ekonomi açgözlü bir askerî makine tarafından kurutulmuştu. KGB ajanları ve muhbirlerinden oluşan bir ordu, kimsenin inanmadığı resmî ideolojiden sapmaları acımasızca eziyordu. Dış dünya yasak bir rüyaydı.
Ve sonra aniden, geniş gülümsemesi ve güneydeki tarım arazilerinde kök salmış aksanıyla bu genç lider geldi ve heyecan verici bir "yeni düşünce", "perestroyka" (yeniden inşa) ve "glasnost" (açıklık) müjdesi yaydı. Kremlin'e yeni kan getirirken, bu şekilde devam edemeyeceğimizi ilan etti. Bir dizi doğaçlama konuşmasında toplumun emir komutaya dayalı bürokratik sistem ve silahlanma yarışı altında boğulduğunu, her şeyin değiştirilmesi ve kökten değiştirilmesi gerektiğini vaaz etti. Bazen büyüleyici eşi Raisa ile birlikte halkın karşısına çıkıyor, çoğu zaman kendinden geçmiş kalabalığın içine dalıyordu. Bu, Rusların yirmi yıldan uzun bir süre önce Nikita Kruşçev'den beri görmediği bir şeydi ve çok daha heyecan verici, özgür ve bulaşıcıydı.
Özellikle hatırladığım bir sahne, Gorbaçov'un görevdeki ilk yılının baharında Leningrad'a yaptığı bir geziydi. Selefleri döneminde bir propaganda ritüeline dönüşmüş olan akşam ana haber bülteninde Mihail Gorbaçov sokakta şakalaşırken gösteriliyordu; büyük doğum lekesiyle tanınan kel kafası itişip kakışan kalabalığın arasında sallanıyordu.
"Başladığınız gibi devam edin," diye bağırdı bir adam. Ardından, kalabalık tarafından Gorbaçov'a doğru ittirilen, sarı arı kovanı saçları Gorbaçov'un üzerinde yükselen heybetli bir kadın söze karıştı: "Sadece halka yaklaşın, sizi hayal kırıklığına uğratmayacağız."
Mihail Gorbaçov, "Daha yakın olabilir miyim?" diyerek, geniş bir gülümsemeyle cevap verdi.
Bu, onun başlattığı ekonomik değişimlerin çok ötesine geçen bir kimyaydı. Tabular buharlaştı. İnsanlar özgürce konuşmaya, gazeteler ciddi haberler yapmaya başladı. Sanat gelişti, kiliseler doldu. Başta Andrei Sakharov olmak üzere, muhalifler çalışma kamplarından ve iç sürgünden geri döndüler. Göstermelik Sovyet meclisinde gerçek tartışma ve hatta gerçek oylama ortaya çıktı. Mihail Gorbaçov'un umduğundan daha fazlası olmuş olabilir, ancak kamuoyunda olan biten her şey Gorbaçov’un hanesine yazıldı. Selefleri döneminde sanat alanında siyasi açıdan cüretkâr olan herhangi bir şey sansürün etrafından dolaşmak olarak görülürken, Gorbaçov döneminde bu durum çözülmenin bir başka kanıtı olarak değerlendirildi.
Heyecan sadece Sovyetler Birliği ile sınırlı değildi. Sovyet bloku ve dünya genelinde, cesur yeni bir liderin yükselişi daha zirveye ulaşmadan dikkatleri üzerine çekti. Mihail Gorbaçov'un Kremlin'de ikinci adam olarak kabul edilmesinin ardından Londra'ya yaptığı bir ziyaret sırasında, The Sunday Times of London'ın manşeti "Doğu'da bir Kızıl Yıldız Yükseliyor" şeklindeydi. Margaret Thatcher, o zaman İngiltere başbakanıydı ve ünlü sözü şöyleydi: "Bay Gorbaçov'u severim. Birlikte iş yapabiliriz."
Büyük bir cephaneliğin ortasında, bölünmüş bir ülkede yaşayan o zamanki Batı Almanya vatandaşları, Gorbaçov'un Soğuk Savaş'ı sona erdirme çabalarını özel bir tutkuyla karşıladılar. O zamanlar Batı Almanya'nın başkenti olan Bonn'daki barok Eski Belediye Binası'nın önündeki kalabalığı hatırlıyorum. Kalabalık "Gorbi! Gorbi!" diye bağırırken, o içeride ziyaretçi defterini imzalıyordu. 1989'daki bu ziyaretin arifesinde yapılan bir kamuoyu yoklamasında, Gorbaçov'un güvenebilecekleri bir adam olup olmadığı sorusuna katılımcıların yüzde 90'ı "evet" yanıtı verdi.
Gorbaçov Ekim 1989'da Doğu Alman devletinin 40. yıldönümünü kutlamak için yaşlı komünist liderlere katılmak üzere Doğu Berlin'deyken de “Gorbi! Gorbi!” diye tezahüratla karşılanıyordu. Bu ziyaret, bir ay sonra, Berlin Duvarı'nın yıkılmasının hızlanmasını doğrudan etkileyecekti. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın bir efsaneye göre bu tarihî olay Ronald Reagan'a atfedilir, ancak Gorbaçov'un Doğu Avrupa'da açığa çıkardığı güçler ölçülemeyecek kadar daha önemliydi.
Yine de Mihail Gorbaçov bir devrimci değil, bir reformcuydu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sadece dokuz ay önce, şimdiki Belarus'un başkenti Minsk'te bir dinleyici kitlesi önünde şu itirafta bulunuyordu: "Komünist olduğumu ve komünist fikre bağlı olduğumu söylemekten utanmıyorum ve bununla öbür dünyaya gideceğim."
Glastnost (Açıklık) ve Perestroyka (Yeniden Yapılanma) politikalarının mimarı Mihail Sergeyeviç Gorbaçov (Михаи́л Серге́евич Горбачёв), [2 Mart 1931 - 30 Ağustos 2022] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) son lideri (1985-1991), SBKP'nin son Genel Sekreteri hayata veda etti...
Onun anlayamadığı ve Kremlin'deki sert ve acımasız seleflerinin sezgisel olarak bildiği şey, zorlama, güç ve korku üzerine kurulu bir sistemi gevşetmek onu yok etmek anlamına gelir. Sovyet toplumu Sovyet otoriterliğinin kısıtlamalarından kurtulurken, Mihail Gorbaçov'un ekonomide reform yapma çabaları önceki tüm reformlarla aynı kayalara çarptı: ayrıcalıklı, yozlaşmış Komünist Parti aygıtı.
Ekonomik şok terapisini denedi, sonra rotayı tersine çevirdi, sonra güç kullanmayı denedi, ama bunlar yetmezdi, çok geçti. Baskının acımasız tutkalı eksik kalınca Sovyetler Birliği dağıldı ve ekonomi durma noktasına geldi. Komünistlerin Ağustos 1991'de iktidarı zorla ele geçirme girişimi Boris Yeltsin tarafından bastırıldı ve SSCB sadece birkaç ay daha ayakta kalabildi.
Geriye dönüp bakıldığında, Gorbaçov'un farklı adımlar atması halinde, olayların farklı gelişip gelişmeyeceğini ya da Sovyetler Birliği'nin ayakta kalıp kalamayacağını sorgulamak ilgiye değer olabilir. Tiananmen Meydanı'nda Mihail Gorbaçov'un serbest bıraktığı liberalleştirici güçleri ezen Çin, alternatif bir yol öneriyor.
M. Gorbaçov'un Parti (son) Kimlik Kartı.
Sovyet İmparatorluğu'nun dağılışına Moskova'dan ve ardından Berlin'den tanıklık etmiş biri olarak, Gorbaçov'dan başka bir değişim temsilcisinin, çökmek üzere olan bir sistemin barışçıl bir şekilde parçalanmasını sağlayabileceğini hayal etmekte zorlanıyorum. Sistemi içeriden değiştirmeye çalışmak için inançlı bir komünist gerekiyordu, ancak sistem yeniden canlandırılamayacak durumdaydı.
Mihail Gorbaçov bunu daha sonraki yıllarda gördü. Aralık 1991'deki istifa konuşmasında "Eski sistem yenisi çalışmaya başlamadan çöktü ve toplumdaki kriz daha da vahim bir hal aldı," dedi. Amerika Birleşik Devletleri'nde çoğu insan Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ve totaliter bir sistemin çökmesinin küresel çapta olumlu bir olay olarak algılanacağını düşünüyordu. Rusya'da ise büyük güç statüsünün kaybedilmesinden üzüntü duyan pek çok kişi vardı ve bu nostaljiyi Vladimir Putin otoriter Kremlin'i yeniden inşa etmek için kullandı.
Ancak Gorbaçov'un ölümünü duyduğumda aklıma ilk ve en çok gelen şey, o geniş gülümseme, o bulaşıcı coşku, değişime duyulan cesur inanç ve "Gorbi! Gorbi!" diye bağıran insanların özgürlüğe kavuşmasıydı. Mihail Gorbaçov'un gerçek mirası budur.
İngilizceden çeviren: Salih Renda
[ 5 Eylül 2022 tarihli, Birikim Dergisi'nden aktarıldı.]
Adana’da Rafael Gilodo’nun yağ fabrikası nasıl 'Sabancıların Marsa’sı' oldu?..
Emekli bir albayın bir dergide yayımlanan makalesinden kotarılan bir haber 16 Ağustos 2020’de ulusal basında yer aldı. Haberde, 1930’larda Adana sanayisinde çok önemli bir yere sahip olan Gilodo Yağ Fabrikası’nın aslında bir fitne ve casusluk yuvası olduğu anlatılıyordu. Dedesi de burada çalışan Adana’nın önemli gazetecilerinden Taner Talaş iddiaları araştırdığında bambaşka bir tabloyla karşılaştı. Talaş’ın kapsamlı dosyası Kucuksaat internet sitesinde yayınlandı. Gazetecinin endisinden izin alınarak Serbestiyet'e aktarıldı.
Sesonline olarak biz de bu önemli çalışmayı aktarıyor ve arşivlerde de kalması düşüncesiyle paylaşıyoruz.
1930’larda Adana sanayisinde çok önemli bir yere sahip olan Gilodo Yağ Fabrikası’nın 'casusluk yuvası' olduğu iddiaları üzerinden el değiştirmesi sürecinin belgelere dayanan kısa tarihi…
* *
TANER TALAŞ / ADANA
----------------------------
16 Ağustos 2020 tarihinde ulusal haber sitelerinde yayımlanan bir haberle, Adana sanayisinde 1930’larda çok önemli bir yere sahip olan Gilodo Yağ Fabrikası’nın aslında bir sanayi kuruluşu olmadığını, İngilizlere çalışan, Adana ekonomisini hedef almış bir bozgun yuvası olduğunu öğrenmiş olduk. Birçok mecrada yayınlanan haber, yurt çapında ilgi gördü.
1945 yılına kadar Adana’da faaliyet gösteren Gilodo Yağ Fabrikası’nda çalışıp şu anda da hayatta bulunan çalışanlarının anlatımları haberde dile getirilen iddiaları doğrular nitelikte olmadığı için, konuyu araştırmaya karar verdim.
Adana sanayisini konu alan çalışmalarda Gilodo Fabrikası ve sahipleriyle alakalı hep övücü kelimeler duymanın tetiklediği merak ise ayrıca etkili oldu. Öte yandan Gilodo Yağ Fabrikası’nda işçi olarak çalışan milliyetçi-muhafazakâr dedemin anlatımları da belleğimde durduğu için kafamda soru işaretleri canlanmaya başladı.
GİLOODO'NUN HAZİN HİKAYESİ BAŞLIYOR
Basına bir şekilde ulaşan ve habere dönen bilginin kaynağına Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi’nin yayınlarında rastlamak mümkün. Genelde akademisyen makalelerinin yer aldığı dergide, 16 Ağustos 2020 tarihinde, emekli albay Dr. Servet Avşar imzası ile “Cumhuriyetin ilk yıllarında Adana’daki İngiliz İstihbarat Yuvası: Gilodo Nebati Yağ ve Sabun Fabrikası” başlıklı bir makale yayımlandı.https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1204026)
29 sayfalık makale esasen makale sahibinin Emniyet Genel Müdürlüğü arşivinde rastladığı 11312-36 numaralı dosyada yer alan yazışmalara ve yazarın şahsi yorumlarına dayanıyor. Bu yönüyle, ilgili belgelere Türk okuyucusu ilk defa ulaşmış oluyor. Basında çıkan haberler de, bu makalenin çok kısa özetinden oluşuyor.
Gilodo Yağ Fabrikası’nın sahibi S. Rafael Gilodo, Bolşevik ihtilalinden kaçıp Adana’ya yerleşen Yahudi kökenli bir işadamı. Fabrikasını da 1926 yılında Adana’da kurmuş.
Zamanla Adana sanayisinde ciddi bir mevki elde eden Gilodo kardeşler, hiç kimsenin aklına gelmeyen bir işe yönelmişler, pamuk çiğidinden yağ, küspe ve gübre elde edilmesini sağlayarak Adana’da sevilen ve sayılan bir pozisyon elde etmişlerdi.
Ancak 5 Eylül 1933 tarihinde İstanbul Nişantaşı’ndan Emniyet İşleri Umum Müdürlüğü’ne H. Hilmi imzası ile gönderilen ihbarla Gilodo için huzursuz bir dönem başladı.
İhbar mektubunda şöyle deniyordu:
“Efendim, sevgili yurdumuzun en önemli kısmını ve oldukça çok pamuk üretimi ile âdeta altın kaynağını oluşturan Çukurova’nın, her tarafında bozgunculuk ve kışkırtıcılık yürütmekte olan bir işletmenin varlığını, bir buçuk yıldır Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde seyahat etmekte olan güvenilir bir arkadaşımızdan çok net bir şekilde öğrendik. Bu bozgunculuk yuvası, Adana’da S.R. Gilodo işletmesi olup İngilizlerin İstihbarat teşkilatının bir şubesi olduğu Fransa’da ortaya çıkarılmıştır. Yüksek zekâsıyla bütün dünyaya ün salmış olan saygın polisimizin dikkatli bakışlarından böyle bir şeyin kaçmayacağına ve er geç, bu bozgun yuvasının ortaya çıkarılacağına emin olmakla birlikte, yurt sevgisi ve vatan endişesi nedeniyle biz de duyduğumuzu bildirmeyi, kendimize kutsal bir borç bildik, bu vesile ile saygılarımızı arz ederiz efendim.” (EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No:138).
Olayın gerçekliğinin araştırılması için Gilodo ve fabrikasında çalışanlar, Adana Valiliğince takip ve gözetim altına alındı. Bu durum yaklaşık bir yıl devam etti.
İlk soruşturma 24 Ekim 1933 tarih 2706 sayılı yazı ile başlatıldı. Soruşturma devam ederken başka bir mektup resmi makamlara ulaştı.
Mektupta, Adana’da esnaflık yaptığını söyleyen ve Kıbrıslı Ahmet Rasim imzasını kullanan biri Başvekil İsmet İnönü’ye hitap ediyor, çok daha tafsilatlı, daha ciddi iddialar içeren bilgiler veriyordu. Ne var ki Adana’da böyle biri yaşamıyordu.
SORUŞTURMA BAŞLIYOR
Mektupta yer alan iddialar resmi evraka dönüştürülerek, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği’nden Genel Sekreter Recep Peker imzası ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya gönderildi. Yazı, ön araştırması yapıldıktan sonra 27 Mayıs 1934 tarihinde Başvekil İsmet İnönü’ye arz edildi. Burada dikkat çekici isim Recep Peker’di.
Recep Peker, o dönemde radikal sağcı fikirleri ile bilinen, faşizmi araştırmak için Avrupa’ya gidip, dönüşünde Türkiye’de faşist bir rejim kurulmasını salık veren, Nazi hayranı bir devlet adamıydı. İleride göreceğimiz gelişmelere ışık tutması açısından bilinmesinde fayda olduğuna inanıyorum.
ADANALI ESNAF AHMET RASİM
Adanalı esnaf “Kıbrıslı Ahmet Rasim”in ihbar mektubu yaklaşık altı sayfaydı. İçerdiği tafsilat ve teknik ayrıntılar, mektubun bir esnafın kaleminden çıkmasını kuşkulu hale getiriyordu:
(Mektup için bkz. yukarıdaki link, s. 274, 275, 276, 277, 278, 279).
“Adana Valisi, Emniyet Müdürü, belediye başkanı, borsa genel sekreteri, posta çalışanı, ticaret bölge müdürü, Gilodo’dan rüşvet almaktadır. Gilodo, İngiliz casusudur, Gilodo Adana’da pamuk üretimini sekteye uğratmaya çalışmaktadır. Siyonisttir, Yahudileri işe alıp, Türkleri işe almamaktadır.”
Mektubun devamında çok ince detaylara giriliyor, Adana’da ne kadar yetkili ve etkili isim varsa, tamamı töhmet altına sokuluyordu.
Mektubu gönderen Adanalı Esnaf Kıbrıslı Ahmet Rasim o kadar bilgiliydi ki, Gilodo Fabrikası’nın İstanbul Galata yakınlarında, sapa bir sokak içinde, Çitoris Hanı’nda, “Gilodo” ve “Nates” isimli bürolarının olduğunu; Gilodo Fabrikası’nda çalışan kimyager Herman’ın ortaokul mezunu olduğunu; gün ve dakika bilgisi vererek fabrikayı ziyaret edenleri, Gilodo’nun Sudan’dan hastalıklı tohum getirdiğini ancak bunun Mersin gümrüğünde yakalandığını ve buna rağmen Gilodo’nun 3-5 kilo çalarak Çukurova’da dağıttığını; Gilodo’nun otomobilinde kimlerin olduğunu mektubunda yetkililere bildiriyordu.
Soruşturma kapsamında ilk başta araştırılan konu Gilodo’nun kendisi oldu. Gerek Emniyet Genel Müdürlüğü gerekse Millî Emniyet Hizmetleri (MAH) tarafından, Gilodo’nun geçmişinin ve yaptığı ticaretin takibine başlandı.
Kronolojik bir sıra takip ettiğimizde, bu konudaki ilk araştırmanın, Millî Emniyet Hizmeti Riyaseti (MAH) tarafından Emniyet İşleri Umum Müdürlüğüne gönderilmiş olan, 24 Ekim 1933 gün ve MAH RS Ş.B.2706 sayılı yazıyla başlatıldığı görülmektedir.
Artık soruşturma başlamıştır. İddiaların araştırılması için devletin tüm kurumları teyakkuza geçmiş, hatta ihbar mektubunda olmayan hususlara da ulaşılmış, Rafael Gilodo ve fabrikası hakkında her türlü ince detay değerlendirilmiştir.
Bu meyanda yazışmalarda adı geçen ilginç bir kişi de Abdülkerim Refii Bey’di.
Emniyet İşleri Umum Müdürlüğü (Emniyet Genel Müdürlüğü), 27 Aralık 1933 gün ve 1.A.11351 sayılı yazı ile Salihli Kaymakamı Abdülkerim Beyefendi’den Gilodo hakkında bilgi talebinde bulundu: “Adana’da pamuk fabrikası olan Mösyö Gilodo’nun genel durumu hakkında bir bilginiz varsa bildirmenizi rica ederim efendim.” (Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No:163).”
Emniyet İşleri Umum Müdürlüğünün, Salihli Kaymakamı Abdülkerim Beyefendi’ye göndermiş olduğu bu yazıya karşılık olarak 7 Ocak 1934 gün ve 2 sayılı yazıda verilen cevapta, Abdülkerim Beyefendi Gilodo hakkında bildiklerine ilişkin yazısında şu ifadelere yer veriyordu:
“31/12/1933 gün ve I. Şube 11351 sayılı gizli soruşturmaya cevaptır: 1- Gilodo Rus Yahudisidir. Zannedersem, Taşkentlidir. Rus ihtilâlinde, ekonomik olarak zarar görmüş ve Türkiye’ye kaçmıştır. Komünizm aleyhtarıdır. 2- Adana’da açtığı çiğit yağı fabrikası ile pamuk çekirdeği fiyatlarının yükselmesine neden olmuştur. Böylece, ekonomimize hizmet etmiştir. Yıllar geçtikçe, işlerini geliştirmiş ve pamuk ticaretinde bir hayli ilerlemiştir. 3- Geçen seçimlerde, Serbest Fırka’nın Adana’daki çalışmaları sırasında durumun Bolşevik ihtilâlini andırdığını ve buna bir an önce önlem alınması gerektiğini çevresinde bulunan aydınlara anlattığını ve fırkamız (Cumhuriyet Halk Fırkası) lehinde bütün gayretiyle çalıştığını biliyorum. 4- Gilodo saf ve korkak bir kişidir. 5- Gilodo’nun yanında Salomon isminde topal bir kardeşi vardır. Salomon çok tehlikelidir. 6- Gilodo’nun başında bulunduğu şirket İngiliz sermayesi ile çalışmakta ve tüm büro görevlileri de Londra’dan gelmektedir. Bu duruma bakarak şirketin bir gizli servisle ilgili olacağını kabul etmek lazımdır. Dört beş yıl önce, vilayet mektupçusunun çirkin ahlaklı oğlunun yüksek maaşla şirkete alınması da son derecede dikkat çekicidir. 7- Bana öyle geliyor ki Gilodo’nun şüphe uyandırmayan kimliği siyasi amaçlar izleyen bir şebekeye perde olarak kullanılmaktadır.
“Durum böyle iken ben Adana bölgesinde Gilodo ve yakınları ile ilgilenecek herhangi bir sıfat ve görevde olmadığım için burada yazmış olduğum şeyler tamamen benim kişisel görüşlerimdir. Belki yanlış bile olabilir. Bu konuda en doğru bilgileri Adana Valiliklerinde bulunmuş, şu anda Devlet Şûrası Reisi (Danıştay Başkanlığı) Reşat12 ve Dâhiliye Müsteşarı (İçişleri Müsteşarı) (EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No:133) Vehbi Beyefendiler gibi yüksek idare amirlerinden edinmek mümkündür. Saygılarımla arz ederim efendim.”
(EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No:132).
Salihli Kaymakamı Abdülkerim Refii Bey, vermiş olduğu bilgilerde ortaya karışık yapmış gibidir. Bazı maddelerde Gilodo’yu temize çıkarırken, bazılarında iddiaları doğruluyor gibi davranmaktadır. Bütün bunlardan sonra da söylediklerinin yanlış olabileceğini belirtip “benden daha büyük adamlara sorun” diyerek, lisanı hal ile “bu iş beni aşar” demeye getiriyor.
Adana Borsa Encümeni. 1931-33
İçişleri Bakanlığı bu defa Seyhan Valiliği’ne iddialarla alakalı araştırma yapmasını istemiş, Seyhan Valiliği de 21 Ocak 1935 gün ve E.M.IŞ 4295 sayılı yazısında, yürüttüğü soruşturmayla ilgili detaylı bilgi vermiştir. (Bkz. Sayfa 282, 283, 284).
Verilen cevapta ciddi bir hukuki dilin kullanıldığını görüyoruz. Özellikle “R. Gilodo’nun İstanbul’da bulunduğu zamanlarda, İngiliz istihbaratının Kadıköy ve Beyoğlu kısımlarını idare ettiği söylenmekte ise de bu durum belgelenerek doğrulanamamıştır” ibaresi dikkat çekicidir.
“İncelemeye devam edilmektedir, söylenmektedir, iddia edilmektedir” ibareleri ile Seyhan Valiliği hukuki bir dil kullanmış, adil bir tavır sergilemiştir.
Özellikle postane çalışanı Raif’in, Gilodo’dan yüklü miktarda para aldığına dair delil elde edilemediği net olarak vurgulanmış, müfettişlere rüşvet verildiği iddiası yalanlanmış, bazı konularda inceleme olmaksızın karar verilemeyeceği zikredilmiş, Maliye, Ziraat ve İktisat Bakanlıklarına ve ayrıca Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği’ne yazı yazıldığı söylenmiştir.
O günkü hâkim ideolojiye, Recep Peker gibi antisemitik eğilimleri güçlü ve çok etkili bir parti yetkilisine rağmen, taşra teşkilatlarındaki devlet kurumlarının bu yazışmalarda kullandığı dil ve meselelerin üzerine eğilmelerindeki ciddi tavır takdire şayandır. Yazışmalarda hukukun korunmaya çalışıldığı açıktır.
Tüm bunlar olurken belirtmeden geçmeyeceğimiz husus, Gilodo’nun İngilizlerle ilişkisinin ticari arka planıdır.
Adana Sanayi Odası’nın yetkin bir ekiple hazırlamış olduğu “Adana Sanayi Tarihi”nin “Yağ Sanayisi’nin Kurulması / Gilodo’dan Marsa’ya” başlıklı bölümünde şu bilgiler yer alıyor:
“Osmanlı Devleti’nde yağ sanayisi kurulması için yapılan ilk girişimler İzmir’de yerleşik olan İngiliz tüccarlarından gelmiştir. Bu sanayinin kârlı olduğunu gören İngilizler, çalışma sahalarını genişleterek, Ege bölgesinin dışına çıktılar. Bu amaçla 1910 yılında merkezi Londra’da olmak üzere ‘Mersyna Oil Mill Co. Ltd.’ adlı bir firma kurdular. Mersin’de çiğitten yağ üretmek amacıyla kurulan şirketin sermayesi 14.000 İngiliz Lirasıydı. 1.400 paya bölünmüş olan sermayenin % 65.7’si Levanten olan Whittall Ailesi’ne aitti.“
Yine “Adana Sanayi Tarihi” kitabında belgelere dayanarak anlatıldığı gibi, İngiliz tüccarlar Türkiye’de pamuk yetiştirmek ve pamuk cinsini ıslah etmek için Osmanlı hükümeti nezdinde girişimde bulunmuşlardır. Bu talep, özellikle Amerikan İç Savaşı’nın bir sonucu olarak Pamuk tedarikinin aksaması üzerine daha da yoğun bir şekilde dile getirilmiştir.
Bu talepler üzerine Osmanlı hükümeti genelgeler yayımlayarak, teşvikler vererek özellikle Çukurova’da ve Ege Bölgesi’nde pamuk üretimini artırmaya çalışmıştır. Dönemin etkili gazetesi Ruzname-i Caride-i Havadis, Osmanlı köylülerini pamuk tarımı ile uğraşmaya teşvik etmek için ciddi bilimsel makaleler yayımlamıştır. Gazetenin sahibi de Alfred Black Churcill adlı bir İngilizdir. (Bkz. “Adana Sanayi Tarihi” s. 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37).
Konuya dair kurumlar arasındaki yazışmalar sırasında Ticaret Bakanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir yazı dikkat çekicidir. İçişleri Bakanlığı’nın, Ticaret Bakanlığı’nın içeriğini bilmediğimiz bir yazısına verdiği cevap şöyledir:
“Gilodo ve kardeşi Salomon’un taşıdıkları firmanın kudret ve emniyeti bu adamların memleketimizin siyasî emniyetini bozmayacakları hakkında bize bir teminat vermez. Ülkemize faydalı olacak ve aynı zamanda da ülkemizin siyasi güvenliğini bozmayacak ticari işletmelerimizin serbestçe ve Cumhuriyet Kanunları esaslarına uygun bir şekilde çalışmaları Bakanlığımızca da istenilen bir durumdur. Gilodo firması hakkındaki ihbar büyük Fırkamızdan bildirilmiş ve Seyhan Valiliği’nce de çok ayrıntılı bir şekilde sorgulanmıştır. Yazılarının birinci maddesinde Gilodo ve kendisi ile birlikte çalışan ‘yabancıların’, ‘güvenlik’ açısından durumlarının Bakanlıklarınca bilinmediği hususu bildirildiği hâlde, aynı yazının 4. maddesinde bu firmanın ‘ülke güvenliği’ aleyhinde çalışmayacağı garanti edilmek gibi gereksiz açıklamalar yapılmaktadır. Bu firma hakkındaki gerçeği aydınlatmak için, yapılan gizli soruşturmayı Bakanlığınıza da bildirmiştik (EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No: 5). Ortada haysiyet ve hürriyeti sınırlanan hiçbir kişi yoktur. Bakanlığımızca görülen lüzum üzerine yapılmakta olan gizli bir soruşturma vardır. Cumhuriyet polisinin görevini çok iyi bir şekilde yaptığını bildirir ve firma hakkındaki soruşturmaya büyük bir gizlilik içinde devam edileceğini bilgilerinize saygılarımla arz ederim.” (28.6.1935) (EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No: 4).”
Yazışmadan, Ticaret Bakanlığı’nın olup bitenlere itiraz ettiği açık bir biçimde anlaşılıyor.
O GÜNLERİN MİT'İ OLAN MAH/MEH NE DÜŞÜNÜYOR?..
Yazışmalar devam ederken, en yetkili istihbarat kurumu olan MAH/MEH Reisliği devreye giriyor ve hükmünü veriyor:
“Millî Emniyet Hizmetleri MAH/MEH Reisliği tarafından, 9 Ekim 1933 gün ve 2595 sayı ile Emniyet İşleri Umum Müdürlüğüne gönderilmiş olan cevap yazısında şu ifadelere yer verilmiştir; ‘4.10.1933 Ş.I.B.9069 sayılı yazıya cevaptır. Adana’da Gilodo Fabrikası sahibi Rafael Gilodo hakkında mevcut bilgiler aşağıda yazıldığı gibidir Efendim. Gilodo Fabrikası’nın bir İngiliz (EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No:145) istihbarat yuvası olduğu ve askerî, siyasî, iktisadî casusluk yaptığı konusundaki şüphe yıllardır devam etmekte ise de bu konuda henüz doğrulayıcı bir delil ve belgeye ulaşmak mümkün olmamıştır.” (EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No:144).
Rafael Gilodo
SİYONİZM VE GİLODO'NUN İLİŞKİSİ
O günkü konjonktürde hayli yaygın olan Yahudilik ve Siyonistlik suçlamasına Gilodo da maruz kalıyor. Bu amaçla yürütülen soruşturma kapsamında yer alan bir yazıda şu ilginç ifade yer alıyor (o günlerde Hatay ve dolayısıyla İskenderun henüz Türkiye’ye katılmamıştır – TT):
“Gilodo’nun Siyonist üyesi olduğu ve Filistin’e gidecek Alman Yahudilerine her konuda yardımcı olduğu tespit edilmiştir. Dört beş ay önce ellerinde muntazam pasaport olduğu hâlde, Adana’ya gelen ve Gilodo işletmesi ile görüştükten sonra İskenderun’a giden beş Alman Yahudisinden biri, İskenderun’da pasaportunu zayi ettiği için tutuklanmış ve talebi üzerine, Türkiye’ye iade edilerek Adana’ya gelmiştir. İfadesinde: Alman Yahudisi olduğunu, Almanya’da Yahudilere yapılan baskıdan dolayı Filistin’e gitmek için arkadaşları ile birlikte yola çıktıklarını, Adana yolu ile İskenderun’a gittiğini, pasaportunu kaybedince tutuklandığını, parası olmadığı için Adana’da bulunan Siyonist Cemiyeti reislerinden Gilodo’dan yardım görmek üzere Türkiye’ye iade edilmesini rica ettiğini söylemiştir. Alman Yahudisinin bu ifadesi, Gilodo’nun ve doğal olarak da işletmesinin Siyonist işleri ile ilgili olduğuna şüphe bırakmamaktadır.” (EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No:148).
Emniyet istihbaratının bu yorumunu, o günlerde Türkiye’deki Alman hayranlığının ve Yahudi antipatisinin bir örneği olarak görebiliriz. Emniyet belli ki, böyle bir davranışın insani kaygılarla yapılmış olma ihtimalini tümüyle dışlamaktadır.
MALİYE BAKANLIĞI DEVREYE GİRİYOR
İçişleri Bakanlığı ve istihbarat bürokrasisinin sıkı denetimine tâbi olan Gilodo’ya bir sürpriz de Maliye Bakanlığı’ndan geliyor. Maliye Bakanlığı’nın 27 Nisan 1942 tarih ve 42432/950 sayıyla Dâhiliye Vekâleti’ne gönderdiği yazıda şu bilgilere yer veriliyor:
“Adana’da bulunan ve Gilodo isminde ülkemize mülteci olarak gelen bir Musevi tarafından idare edilmekte olan, pamuk ve nebati yağlar fabrikasının hesaplarından İstanbul Baş Hesap Uzmanı Rasim Baydar tarafından yapılan inceleme sonucunda, bahsi geçen fabrikanın gerçekte Gilodo’ya ait olmayıp merkezi Londra’da bulunan Turkish Trading Companies Limited Kuruluşu’nun malı olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle, şirkete kesilen cezalı 800 bin küsur liranın tahsilini temin için, fabrika ve müştemilatına ihtiyati haciz konmuştur. Bunun üzerine, Gilodo tarafından mahkemeye müracaat edilerek, hacizli mala hak sahibi olma iddiası ile bir dava açılmıştır.”
Bu davanın sonucuna dair herhangi belgeye ulaşamadım. O günkü rakamlarla çok ciddi bir cezaya tekabül eden bu paranın Gilodo tarafından ödenip ödenmediğini bilmiyoruz.
Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 18 Mayıs 1942 gün ve Ş.B.I.18864 sayılı yazı ile Maliye Bakanlığı’na gönderdiği bilgi notunda ilginç bir bölüm bulunmaktadır.
Son derece detaylı bir soruşturma yürüten Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Gilodo hakkında vermiş olduğu hüküm cümlesi hayli ilginçtir:
“(…) II- Bütün bu bilgilerin kaynağı hakkında dosyamızda herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Bu konuda daha fazla ve detaylı açıklama almak için, Hazineyi temsilen bir avukatın Seyhan Valiliği ile görüşmesinin uygun olacağı, ayrıca gerekirse Millî Emniyet Hizmeti Reisliğinden, adı geçen Kaymakam Refii Kerim’den bilgi istenilmesini, saygılarımla arz ederim.” (EGM Arşivi, 11312-36 Numaralı Dosya, Belge No: 27).
SEYHAN VALİLİĞİ'NİN TÜM İDDİALARA CEVABI
Seyhan Valiliği 7 Kasım 1933 gün ve Emniyet Siyasî Ş. 2245 sayı ile Dâhiliye Vekâleti’ne gönderdiği cevapta özetle, iddiaların bir kısmı teyit edilirken, önemli bir kısmı ciddi bir hukuki ve kurumsal dille reddedilmiştir. Raporda ismi geçen Adana Polis Müdürü İbrahim Ünalan’ın İstiklal Savaşı madalyalı bir polis memuru olduğu, isminin böyle bir olayda geçmesinin bile üzüntü verdiği ifade edilmiştir.
Fabrika müdürü Emin Bey’in de 1. Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düştüğü, Kurtuluş Savaşı’nda askeri polis teşkilatında çalıştığı, güvenilir bir insan olduğu söylenmiştir.
Posta memuru Raif’in rüşvet almadığı, oğlu Salim’in parasız kaldıkça Gilodo’yu tehdit ederek para aldığı, Gilodo’nun bu durumu kurumlara şikâyet ettiği tespit edilmiştir. Diğer kamu görevlilerinin görevi kötüye kullanma suçlaması değerlendirilmiş, suçlamalar reddedilmiştir.
Bu dosyanın başında, Gilodo Fabrikası’nın bir “casusluk yuvası” olarak hikâyesinin emekli bir subayın bir dergiye yazdığı makaleden özetlenerek geçtiğimiz günlerde ulusal basında yer aldığını belirtmiştik.
Makale sahibi emekli subay, tarihçi Dr. Servet Avşar’ın makalesini bitirme şekli hayli ilginç:
“Örneğini verdiğimiz iki ihbarda olduğu gibi, ülkesini seven, maddi ve manevi yönden olgun bir düzeye gelmiş olan her Türk vatandaşının, düşmanların açık veya gizli bir şekilde ülkemize verebilecekleri zararlara karşı uyanık bulunması ve mücadele etmesi gereklidir. Tüm vatandaşlarımız, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, istihbarat çarkının doğal olarak fahri bir üyesidir. Ülkemiz ile ilgili edinmiş oldukları herhangi bir bilgiyi, formalitesiz ve herhangi bir endişe taşımaksızın başta Millî İstihbarat Teşkilatımız olmak üzere, diğer tüm ilgili birimlere bildirmelidir. Tüm bu anlattıklarımızın sonunda, idari olarak yürüyen bu soruşturmanın adli boyuta ulaşıp ulaşmadığını, herhangi bir mahkeme kararının olup olmadığını bilmiyoruz. Normal olarak asgari hukuk devletinin gereği, tüm bu yazışmaların adli boyuta geçmesidir. Mahkemelerin bu konuda yetkili olmasıdır. Bu durum mahkemelere yansımadıysa, idarenin keyfiliği bahis mevzudur.”
GİLODO'NUN YAKASINDAN BU KEZ 'VARLIK VERGİSİ' TUTUYOR
Önce İçişleri Bakanlığı sonra Ticaret ve Maliye Bakanlığı’nın bunaltıcı denetimleri ile köşeye sıkışan Gilodo ailesi 1942’de bir sürprizle daha karşılaşmış, o yıl yayımlanarak yürürlüğe giren Varlık Vergisi, ailenin yeni kâbusu olmuştur.
Gayrimüslim iş adamlarının ülkeyi terk etmesine ve Türkiye’de sermayenin el değiştirmesine neden olan, günümüzde de hâlâ tartışılan Varlık Vergisinin Adana boyutu belli olduğunda, Gilodo için de sonun başlangıcı evresine girilmiş oluyordu.
İlginçtir, Varlık Vergisi Tarh Olunan Tüccarlar Listesi’nde (sıralama tarh olunan miktara göre yapılıyordu) ilk sırada Gilodo ailesi yer almıştır. Gilodo tahakkuk eden vergiyi de ödemiş, direnmeye devam etmiştir. (“Adana’da Varlık Vergisi Uygulamaları”, 1942 – 1944).
SABANCILAR SAHNEDE: SAKIP AĞA ANLATIYOR...
Tüm olup bitenler karşısında direnmeye devam eden Gilodo’ya, bu sefer devletten değil özel sektörden taarruz başlar. Hem de çok tanıdık bir yerden.
Hatıratında Sakıp Sabancı anlatıyor:
“O tarihte çiğidin tek alıcısı da S. R. Gilodo, Nebati Yağ Fabrikası. Fabrikanın almadığı çiğidi yakmaktan başka kullanım alanı bilinmiyor. Fabrika Salomon Rafael Gilodo isimli bir Rus Musevisi göçmenine ait. Gilodo, Rus ihtilali sırasında Anadolu’ya göçmüş, önce Mersin’de yaşamış, 1927 yılında Adana’ya gelerek, İstasyon civarında Rus’un Fabrikası diye tanınan Nebati Yağ Fabrikası’nı kurmuş. Babam ve arkadaşları uzun bir süre Gilodo’ya, O’nun verdiği fiyattan çiğit sattıktan sonra rahatsız olmaya başlamışlar.
“Harp konjonktüründe yağ fiyatları yükselip, Nebati Yağ Fabrikası’nın kârı artınca, rahatsızlıkları daha da büyümüş. O yıllarda Gilodo’nun fabrikasında 150 kadar işçi çalışır, yılda 1.8 milyon kilo pamuk yağı, 5.8 milyon kilo küspe, 143 bin kilo sabun üretilirmiş.
“Bu üretim rakamları ve o günün 8-10 milyonluk cirosu, gerçekten herkesin iştahını kabartacak bir cazip iş olarak görülmeye başlamış. Hacı Ömer ve ortakları Gilodo’ya gitmişler. Bu fabrikayı bize sat demişler. Gilodo, satma işine hiç yanaşmamış. Ümidi kesen babam ve ortakları, hemen Gilodo’nun fabrikasına bitişik araziyi satın almışlar.
“1944 yılında babam Hacı Ömer ve ortaklarının ilk sınai tesisleri Türk Nebati Yağlar Fabrikası üretime geçmiş. Türk Nebati Yağlar Fabrikası’nın kurulmasıyla, yaşam şansının ortadan kalktığını gören Gilodo, bir yıl sonra kendi Nebati Yağ Fabrikası’nı da babam Hacı Ömer ve ortaklarına satmış. Bu fabrikanın adını 1945 yılında Toroslar Yağ Fabrikası olarak değiştirmişler. Uzun yıllar böyle çalıştı. Fabrikanın tamamı zamanla Sabancıların oldu, genişletildi. Margarin tesisleri eklendi, bugünkü Marsa haline geldi. (Sakıp Sabancı, “İşte Hayatım” s. 60, 61).
Yerel şiveyle konuşması, sempatik tipolojisi ile her daim gülümsememize sebep olan Sakıp Ağa, olan biteni ne de güzel anlatmış…
Hacı Ömer Ağa tabii ki zeki bir adam. Gilodo’dan alınan fabrikanın başına, Milli Mücadele döneminde Adalet Bakanlığı yapmış olan Ahmet Rıfat Çalık’ı getirerek, milli mühürü fabrikanın böğrüne basmış.
İLGİNÇ HİKAYE DEĞİL Mİ?
İhbar mektupları ile başlayan, Maliye Bakanlığı tazyiki ile devam eden, Varlık Vergisi ile sıkıştırılan Yahudi işadamına son kroşeyi yerli ve milli sermaye olan Hacı Ömer Sabancı vurmuş.
O dönemlerde hiç kimsenin aklına gelmeyen pamuk yağını imal etmiş, halkta karşılık bulamayınca köylere kadar ücretsiz dağıtmış, ayçiçek ekiminin akıllara gelmediği vakitlerde ayçiçek ekimini gündeme getirmiş (Adana günümüzde yağlık ayçiçek üretiminde öncü bir şehirdir) sıra dışı bir sanayici Gilodo. Pamuğun itibarını zedelemeye çalışıyor algısı yaratılmaya çalışıldığı senelerde, pamuk ve türevleri alanında devrim yapmış bir insan.
Pamuk o yıllarda o kadar itibarlıymış ki, bu bitkinin üretimini ve dağıtımını yönetmek üzere Pamuk İşleri Genel Müdürlüğü kurulmuş (4 Haziran 1937). Adana tarımında milat sayılan Çukobirlik’in kuruluş tarihi ise 1940.
O yıllarda Adana’da pamuk üretimini gösteren çizelgeyi paylaşıyorum (bu çizelge için Adana Ticaret Borsası Başkanı Şahin Bilgiç’e teşekkür ediyorum):
GİLODO'YA YÖNELİK İTHAMLARIN EN KOMİĞİ
Raporlarda geçen “Gilodo Sudan’dan tohum getirdi, bunun bir kısmı ekildi, bu nedenle o dönem pamukta kurt görüldü” ithamı ise hakikaten komiktir. Bu konuda onlarca bilimsel makale yazılmıştır; Çukurova bölgesinde yeşil kurt ile mücadele her daim gündemde olmuştur, bugün bile bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir.
slında iddiaların iler tutar bir yanı yok. Fotoğraf çok net. Hikâye, Adana sanayi tarihine çok önemli katkılar yapmış bir ailenin yok edilme hikâyesidir.
Tüm bunları okurken, Kanlı Topraklar’ın yazarı Orhan Kemal geldi aklıma. Birçok romanına serpiştirdiği, bazen Tanrı’ya dahi isyan ettiği haksızlıklar… Kanlı Topraklar’daki Topal Nuri gözümün önünden hiç gitmiyor. Kanlı Topraklar benzetmesini ise hayli manidar buluyorum.
Tüm bunların üstüne, merak ettiğim başka bir husus daha var; Gilodo FETÖ’cü müydü?
(NOT: Yazı boyunca atıfta bulunduğumuz Emniyet Genel Müdürlüğü arşivine dayalı bilgiler, Dr. Servet Avşar’ın makalesinden alınmıştır.)