15 Ağustos 2022 Pazartesi

Ayşe Hür, Murat Belge ve Sevan Nişanyan : Salman Rüşdi'ye saldırı üzerine...



Ayşe Hür, Murat Belge ve Sevan Nişanyan : Salman Rüşdi'ye saldırı üzerine...


Salman Rüşdi ve Şeytan Ayetleri...

AYŞE HÜR
-----------------



Dün (12 Ağustos 2022) New York'ta, Chautauqua Enstitüsü'ndeki bir konferans sırasında, Hint asıllı İngiliz yazar Salman Rüşdi, 24 yaşındaki Hadi Matar adlı biri tarafından defalarca bıçaklandı. Hastaneye kaldırılan Rüşdi'nin hayatından endişe ediliyor. Temsilcileri, bir gözünü kaybedebileceğini, boynunun, karaciğerinin ve kol sinirlerinin yaralandığını açıklamışlar biraz önce.) Bu suikast, 33 yıllık bir fetvanın son hamlesi, bunu biliyorsunuzdur. Belki bilmediğiniz ayrıntılar vardır diye bilgileri bir araya getirdim.
Yazarın Şeytan Ayetleri (The Satanic Verses) adlı romanı 26 Eylül 1988’de İngiltere’de basıldığında İslam ülkelerinde çok büyük bir infiale neden olmuştu. Kitabı okuduğu şüpheli kişilerin 12 Şubat 1989’da Pakistan’ın başkenti İslamabad’daki protesto gösterilerinde altı kişi ölmüş, 60 kişi yaralanmıştı. İran İslam Devrimi’nin(!) lideri Ayetullah Humeyni’nin 14 Şubat’ta yayınladığı, Rüşdi’yi ve kitabı yayınlayanları öldürmenin her Müslüman’ın görevi olduğunu söyleyen fetvası üzerine olaylar çığrından çıkmış, 25 Şubat'ta Hindistan'ın başkenti Mumbai'deki gösterilerde 12 kişi ölmüş, 40 kişi yaralanmıştı.

KİTAP NEDEN TEPKİ ÇEKTİ?
Yazar, Hindistan’dan İngiltere’ye kaçırılan bir uçağın Londra üzerinde patlaması sayesinde bir mucize eseri kurtulan iki Hintli Müslüman karakter etrafında ördüğü olaylar ile aslında iyi ve kötü arasındaki ebedi savaş, mültecilik, köksüzlük, kimlik bölünmesi, dışlanma, başkalaşım gibi konuları ele aldığını ileri sürüyor. Ancak romanın tahrik olmaya her zaman çok açık olan İslami çevrelerde bu kadar tepki yaratmasının nedenleri arasında Haçlı Seferleri sırasında Muhammed için kullanılan aşağılayıcı Maharut (Mahound) adının kullanılması; İslam öncesi dönemi ifade eden Cahiliye teriminin Mekke şehri için kullanılması; kahramanlardan birinin adının Cebrail, Şeytan'ı temsil eden diğerinin adının "Kudüs Fatihi" diye yüceltilen Selahaddin olması; Muhammed'in en sevgili karısı Aişa adının fanatik bir Hintli kız için kullanılması; Cahiliye şehrinin genelevinde Muhammed'in eşleriyle aynı isimli fahişelerin çalışması; İbrahim'in çöle attığı İsmail'in "piç" olarak adlandırılması; Peygamberin Selman-ı Farisi adlı katibinin Kuran'ın imlasında yaptığı küçük değişiklikleri fark etmemesi üzerine İbn Ebî Serh adındaki Mekkeli birinin İslam dinini terk etmesi ve nihayet Arap tarihçileri Vakidi (ö. 822) ve Taberî’ye (ö. 923) dayanarak, Kuran’da bir zamanlar var olan ancak sonradan çıkarılan bazı ayetlere Şeytan’ın karışmayı başardığına dair eski bir söylenceye, yani Garanik Vak'ası'na yer verilmesi vardı.

GARANİK VAK'ASI NEDİR?

İslam Ansiklopedisi ilgili maddesinde şöyle diyor: "Sözlükte 'beyaz su kuşu, kuğu, turna; beyaz tenli genç ve güzel kız' anlamlarına gelen gurnûḳ (gırnîḳ) kelimesinin çoğuludur. İbnü’l-Kelbî ile Yâkūt el-Hamevî’nin belirttiklerine göre Kureyş kabilesi mensupları putlarının Allah’ın kızları olduğuna inanır ve Kâbe’yi tavaf ederken, “Lât, Uzzâ ve diğer üçüncüsü Menât hürmetine, çünkü bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır' diyerek onları yüksekte uçan kuşlara benzetirlerdi. Meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanan Kureyşliler’in, putlarını genç ve güzel kızlara benzetmiş olmaları da mümkündür."
Şimdi buraya dikkat edin: "İslâm literatüründe garânîk kelimesi, Hz. Peygamber’in müşriklerin gönlünü İslâm’a ısındırmayı arzu ettiği bir sırada, ŞEYTANIN TELKİNİYLE VAHİYLERE ALLAH KELAMI OLMAYAN BAZI SÖZLER KARIŞTIRDIĞI VE DAHA SONRA CEBRAİL'İN İKAZIYLA BUNDAN VAZGEÇTİĞİNİ iddia eden rivayetler münasebetiyle kullanılmış ve daha çok Necm sûresiyle (53/19-20) Hac sûresindeki (22/52-54) âyetlerin nâzil oluşuna ilişkin tartışmalara konu olmuştur."


HUMEYNİ'NİN FETVASI

Anlamışsınızdır hassasiyet yaratan konuları. Konumuz dini dogmaları tartışmak olmadığı için devam ediyorum. İslamiyet'in pek çok kutsalına dokunması yetmezmiş gibi İslam tefsircileri arasında yüzlerce yıldır süren bu ‘Şeytan Ayetleri’ meselesini romanına konu etme cesaretini/cüretini/akılsızlığını (bakış açısına göre hepsi denebilir) gösteren Salman Rüşdi, başta da söylediğim gibi 14 Şubat 1989'da 3 milyon dolarlık ödülle sağlama bağlanan Humeyni fetvasını izleyen on yılda, parasını kendi ödediği koruma ordusuyla gizli evlerde yaşadı. Ölüm korkusuyla bir ara kendini Müslümanlığa yakın hissettiğini söyledi ancak, hakkındaki fetvanın kaldırılmadığını görünce bu tür ifadelerden vazgeçti.
1997’de İran Cumhurbaşkanı seçilen Muhammed Hatemi’nin fetvayı uygulamaya niyetleri olmadıkları yolundaki ifadeleri üzerine Rüşdi biraz rahatladıysa da, 2005 yılında, fetvanın yayımlanmasının yıldönümü şerefine bir açıklama yapan İran Devrim Muhafızları, fetvanın hala geçerli olduğunu, Rüşdi’nin İslam’ı aşağılamasının hesabını bir gün mutlaka vereceğini açıklayınca İslam dünyasında ‘ifade özgürlüğü’ konusunda bir arpa boyu yol gidilmediği anlaşıldı.
2007’de İngiltere Kraliçesi Rüşdi’ye bir ödül verince ortalık yine karıştı, Pakistan ve İran’ın İngiltere büyükelçileri unvanın verilmesini kınadılar. Malezya ve Pakistan’da protesto gösterileri düzenlendi, Rüşdi’nin kuklaları yakıldı.


Aziz Nesin


AZİZ NESİN'İN ÇEVİRİSİ
Aziz Nesin 11 Mayıs 1993'te Şeytan Ayetleri'ni yayımlayacağını duyurunca gerilim Türkiye'ye sıçradı. 27 Mayıs'ta kitaptan bölümler Türkçe olarak Aydınlık gazetesinde tefrika edilmeye başladı. Manşet, SALMAN RÜŞDİ: DÜŞÜNÜR MÜ, YOKSA ŞARLATAN MI? diye atılmıştı. Bir başkasında Selman Rüşdi, Şeytan formuna sokularak resmedilmişti. Sonraki günlerde daha fazla alıntı vardı ve Nesin'in bu alıntılar hakkındaki yorumu, Rüşdi cephesinde onun 'Şarlatan diyenler kampı'nda olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

MURAT BELGE'NİN ARABULUCULUĞU
O sıralarda İngiltere'de olan Murat Belge'nin dediğine göre Rüşdi, üstüne üstlük, tercümenin de edebiyattan anlamayan birinin elinden çıkmış "yalapşap" bir çeviri olduğunu duymuştu ve Nesin'i dava etmeye karar vermişti. Ancak Belge, aracılık yapan kişi, Nesin'in kötü niyetli olmadığı, sadece o günlerde sağlık sorunları yüzünden yakında ölmekten endişe ettiği için, aceleyle hareket ettiği konusunda ikna etmişti. Bunun üzerine de Rüşdi davadan vazgeçmiş, bunun yerine Rüşdi'yi temsil eden Wylie Ajansı, Nesin'e sert bir mektup yazmıştı. Nesin'in cevabı alttan almak yerine 28 Haziran 1993 tarihinde bir cevap mektubu yayımlamak oldu. Bir yerinde şöyle diyordu: “Benim Salman Rüşdü’nün bu romanını yayımlamaktan amacım, ne yazarın davasına hizmet etmek, ne de Türkiye’deki tutucuları kışkırtmaktır. Salman Rüşdü’nün davasından bana ne? Bizim, onun davasından çok daha önemli savunduğumuz kendi davalarımız var." Nesin ayrıca tefrikaları yayınlamaya devam etmeyi planladığını ve Rüşdi itiraz ederse kendisini mahkemeye verebileceğini belirtiyordu. Yani kılıçlar çekilmişti.
Bilindiği gibi Aydınlık tefrikaları, 2 Temmuz 1993 Sivas-Madımak Katliamı’nın gerekçesi yapılacaktı failler tarafından. Aziz Nesin Salman Rüşdi Şeytanı'nın işbirlikçisi diye yaftalanacak, ölümden son anda kurtulacaktı.
Daha sonra Aziz Nesin TGRT'ye çıkarak Aydınlık'ta yayımlanan çevirilerle ilgisinin olmadığını, kendisinin ayrıca bu işlerden anlayan birine çeviri yaptırdığını; kendisinin hiçbir peygamberin ailesine, hatta bugün yaşayan insanların ailesine saldırmasından yana olmadığı; ancak saldırıldı diye kitabı yasaklamaktan veya saldırıldı diye o adamı öldürmekten yana olmadığını söyledi. Kitabı basmak için de Salman Rüşdi'nin ajansından basım için izin beklediği belirtti. Bu açıklama ikili arasındaki tansiyonu biraz düşürmüştü.

salman Rüşdi



WALLRAFF'IN EVİNDE BARIŞMA
Nitekim 1993 yılının tespit edemediğim bir tarihinde iki yazarı ortak dostları olan, Batı Almanya'daki insan hakları ihlalleri ve yabancı düşmanlığını anlatan En Alttakiler kitabının yazarı Hans-Günter Wallraff Almanya’da Köln'deki evinde buluşturdu.
Salman Rüşdi buluşmayı şöyle anlatmıştı: "(Londra'daki) Biggin Hill'den Köln'e uçtuk ve Günter'in evinde buluştuk. Büyük gazeteci ve karısı gürültülü, neşeli ve misafirperverdi. Wallraff hemen masa tenisi oynamamız konusunda ısrar etti. Wallraff'ın güçlü bir oyuncu olduğu ortaya çıktı ve oyunların çoğunu kazandı. Ufak tefek, tıknaz, gümüş saçlı Aziz Nesin pinpon masasına gelmedi. İçinde bulunduğu durumdan mutsuz olan fena halde sarsılmış bir adam gibi görünüyordu. Bir köşeye oturdu ve kara kara düşündü. Bu umut verici değildi. Aralarında Wallraff'ın tercümanlık yaptığı ilk resmi konuşmada Nesin, Aydınlık'ta olduğu gibi küçümseyici olmaya devam etti..."
Ekip birlikte iki gün geçirdikten sonra, buzlar erimiş, sonunda Nesin homurdanarak elini uzatmıştı, kısa bir tokalaşmanın ardından daha da kısa bir kucaklaşma ve herkesin rahatsız olduğu bir fotoğraf çekilmişti. Ardından Wallraff, 'İyi! Artık hepimiz arkadaşız!' demişti, herkesi Ren'de motorbotla gezmeye götürmüştü. Nesin'le Rüşdi, ortaklaşa dinsel fanatizmi ve Batı'nın buna tepkisinin zayıflığını kınamışlardı. En azından kamuoyu nezdinde yarık kapanmıştı. Wallraff'ın adamları tüm olayı filme almışlardı. Bu kaydı buluşmadan hemen sonra Mehmed Ali Birand 32. Gün programında kamuoyuyla paylaşacaktı.
Bilindiği kadarıyla Salman Rüşdi ile Aziz Nesin'in başka bir teması olmadı. O günden sonra Aziz Nesin'in Salman Rüşdi hakkındaki fikri değişmiş miydi öğrenemedim ama, Nesin 6 Temmuz 1995'de kalp sorunları yüzünden öldükten 7 yıl sonra, yani 2012'de yayımlanan Salman Rüşdi'nin otobiyografisinde, Aziz Nesin’den hala "hırsız" ve "provokatör" olarak bahsedilmesi, Rüşdi'nin Köln'de hiç de samimi davranmadığını gösteriyordu.

İSLAMCILARIN DİĞER KURBANLARI
İslamabad ve Mumbai'deki kurbanların dışında, kitabın Japonca çevirmeni Hitoshi Igarashi 11 Temmuz 1991’de bıçaklanarak öldürüldü. İtalyanca çevirmeni Ettore Capriolo 3 Temmuz 1991’de bıçaklandı, neyse ki kurtuldu. Norveç’teki yayımcısı William Nygaard, Ekim 1993’de üç kere saldırıya uğradı ama neyse ki o da ölmedi. (Tarihini tespit edemedim ama Belçika'da kitabın fetvalık olmadığını açıklayan bir müftü ve yardımcısı öldürüldü diyor bazı kaynaklar.)
Dahası, 1993'te ABD'de Dünya Ticaret Merkezi'nin bombalayan ekibin lideri Kör İmam lakaplı Ömer Abdurrahman, Mısır'ın Nobelli yazarı Necip Mahfuz'un 1959’da yazdığı ve Arapçada sadece 1967’de Lübnan’da basılan Cebelavi Sokağı’nın Çocukları adlı romanı için, "roman yayımlanır yayımlanmaz Mahfuz ortadan kaldırılsaydı Salman Rüşdi, Şeytan Ayetleri'ni yazmaya cesaret edemezdi" demesi üzerine Mahfuz hakkında "din düşmanı" fetvası çıkarıldı. Mahfuz 14 Ekim 1994 günü, evinin önünde bıçaklı saldırıya uğradı ve boyun bölgesinden ağır bir yara aldı. Geçirdiği bir dizi ameliyat sonrasında sağ tarafına felç indiğinden eli kalem tutamaz hale geldi.

Ayşe Hür


BİTİRİRKEN
Yıllarca kaçtıktan sonra birazcık korkuları geçmiş görünen Salman Rüşdi, daha sık seyahat ediyor, konferanslara katılıyordu. 2019 yılında gazetecilere, her yıl Humeyni fetvasının ilan edildiği 14 Şubat tarihlerinde İslamcı fanatiklerden bir nevi "Sevgililer Günü" kartı aldığını ve kartta "Seni unutmadık, bir gün öldüreceğiz” yazdığını, ama bu tehditlerin artık "gerçek" değil "retorik" olduğunu düşündüğünü belirtmişti. Anlaşılan Salman Rüşdi İslam fanatizmini tam idrak edememişti. Nitekim dün aynen Necip Mahfuz gibi boynundan defalarca bıçaklanarak öldürülmeye çalışıldı. Bu olayı atlatırsa sevinmek zor, çünkü ömrünün sonuna kadar sürekli endişe içinde yaşamak zorunda kalacak.
Bu arada Şeytan Ayetleri'nin Türkçede hala basılmadığını hatırlatalım. Bu gidişle basılmasını beklemek hiç gerçekçi değil...
Evet, İslam'ın hoşgörü ve barış dini olduğuna dair bu son hikaye, bakalım nasıl bitecek?


Ayşe Hür

***


Salman Rüşdi unutulmaya terk edilmişken...


SEVAN NİŞANYAN
------------------------------
Salman Rüşdi'nin Shame adlı romanı Türkçeye 'Utanç' diye çevrilmiş. Belki 'Ayıp' daha doğru olurdu. Pakistan'ın idam edilen başbakanı Zülfikar Ali Bhutto ile kızı Benazir aleyhine pespaye bir karakter suikasti çalışmasıdır. 1983'te piyasaya çıkmasından bir iki yıl sonra okumuş, ben Bhutto ailesinden olsam ne yapar eder bu puştun hakkından gelirdim diye aklımdan geçirmiştim.

 Şeytan Ayetleri kitabıyla tanınan İngiliz yazar Salman Rüşdi,  12 Ağustos 2022'de New York'ta katıldığı bir etkinlikte konuşma yaptığı sırada bıçaklı ve yumruklu saldırıya uğradı...


Kasım 1988'de Şeytan Ayetleri yayınlandığında Benazir Bhutto Pakistan başbakanıydı. Kitabın macerası 2 Aralık'ta İngiltere'nin Bolton kasabasında Deobandi cemaatine bağlı Pakistanlıların düzenlediği protesto ile başladı. Ocak 1989'da bu kez Bradford'da tüm Paki siyasi gruplarının katıldığı bir gösteriyle kitap yakıldı. 12 Şubat'ta Pakistan başkenti İslamabad'da devasa bir protesto gösterisi yapıldı. İslam dünyası gösteriyi coşkuyla karşıladı. Dünyanın dört bucağında bağırıp çağıranlar oldu.
İran lideri Humeyni bu tarihte bedensel ve ruhsal sağlığını büyük ölçüde yitirmiş, kibir ve nefretle gözü dönmüş bir ihtiyar zorbaydı (dört ay sonra ölecektir). ABD kuklası olarak gördüğü Pakistan'ın güçlenmesinden endişeliydi. Nispeten seküler bir görüşü temsil eden Benazir Bhutto'nun küresel ölçekte İslami tepkinin önderliğini yüklenmesine izin veremezdi. 14 Şubatta yayınladığı bildiriyle Rüşdi'nin ölümüne ferman verdi. Benazir'in kozuna koz bastı.
Bildiri elbette fetva değildi (fetva hukuki bir görüştür, icrai değeri yoktur, nitekim Humeyni bildirisini 'fetva' olarak nitelemedi, fetva etiketini Batı medyası uydurdu); İran yasalarına ve uluslararası hukuka da aykırıydı (İran yasalarına göre ölüm hükmünü ancak yasalara göre kurulmuş bir mahkeme verebilir). Dolayısıyla hukuki açıdan fazlaca zorlanmadan gözardı edilebilirdi; İran hükümetinin verdiği sinyaller de o yöndeydi.

Sevan Nişanyan


Fakat 'fetva' tüm tarafların işine geldi. İslam dünyası, Batının aşağılayıcı küstahlığına karşı ortak bir dava bulmuş olmaktan memnundu. Batı'nın yöneticileri, tam o günlerde çöken Soğuk Savaş cepheleşmesinin yerine yeni global şeytan olarak seçtikleri İslam dünyasına karşı 'Medeniyetler Savaşı'nı parlatmakla meşguldü. Bu yüzden hadiseyi şişirdikçe şişirdiler, üçüncü sınıf bir romancı taslağını Medeniyetler Savaşı'nın ilk azizi ve - kısmet olursa - ilk şehidi olarak lanse ettiler.


Medeniyetler Savaşı, heyhat, Soğuk Savaş gibi bereketli bir damar bulamadan söndü. Otuz yıl sürmeyen bir saltanatın sonunda, kısmen Türkiye'nin, kısmen de Suudi Arabistan'ın çabalarıyla, 2016 yahut 2019 dolayında sönüp gitti.
Salman Rüşdi çoktan işlevini kaybedip unutulmaya terk edilmişken şimdi durduk yerde şişlenmesinin nedeni nedir, belki zamanla anlaşılır. Belki de anlaşılmaz, kim bilir?

Sevan Nişanyan (15 Ağustos 2022)


* * *

Salman Rüşdi...


MURAT BELGE
-----------------------
Humeyni'nin Müslümanlar'ı Salman Rüşdi'yi öldürmeye davet eden (ve bunu yapacak olan kişiye yüksek parasal ödül vaad eden) ünlü fetvasını yayımlaması herhalde seksenlerin sonlarına denk gelmiş olmalı. Dünyayı epey sarsan fetvadan sonra Humeyni fazla yaşamadı. Onun ölümünden sonra da devam eden Mollalar rejimi bir süre sonra fetvayı ilga etti.

İran'ın bu davranışı büyük çoğunluğu rahatlattı. Salman'ın hayatını tehdit eden bu akıl almaz metin ortadan kalkınca bu akıl almaz işi kimsenin yapmaya kalkışmayacağı düşüncesi yaygınlaştı ve yıllar böyle geçti. Ben kendi hesabıma rahatlamamıştım. Çünkü bilirim ki böyle bir durumda çoğunluktan değil, fanatik bireylerden korkmak gerekir. "Mademki Humeyni söyledi, emri yerine getirmek gerek. Şimdiki adam şeriatı ondan iyi mi bilecek?" diyen birkaç birey, hiç değilse bir birey çıkabilir; bu da zaten yeter.

Nitekim çıktı. Yirmi yaşlarında bir adam olduğu söyleniyor.  Böyle adamlar belirli bir düşünceden çok belirli bir mizacın taşıyıcısı olurlar. Salman ne demiş, bu dediği gerçekten bir küfür, bir hakaret sayılır mı, böyle şeylerle uzun boylu alışverişleri yoktur. Ama dine dayalı bir gerekçeyle bir adam öldürme eylemini dayanılmaz derecede çekici bulurlar -parasal ödülden de çok daha çekicidir bu eylemi gerçekleştirmek. 

Salman Rüşdi


Zaman... Zaman geçiyor. Her sabah "Salman bugün saldırıya uğrar mı?" diye düşünerek uyanmazsınız tabii. Ama Salman ne zaman aklıma gelse (gene çok insani bir alışkanlığa uyarak) kendi güvenliğiyle ilgili tedbirlerde iyice gevşediğini görüp tedirgin oluyordum. 

Şimdiye kadar izlediğim haberlerden, sağlık durumu üstüne yeterli bir fikir aldığımı söyleyemem. Doktorlar da duruma tamamen hakim olmayabilirler. Belki de dünyanın yaşayan en iyi romancılarından biri dünyayı bu yoldan terk edecektir (uğursuz düşünceler!).

Murat Belge


Dini bir "suç ve ceza" denklemi olarak benimsemekte kararlı insanlar var bu dünyada. "Yasak" demekten, "günah" demekten zevk alan, gülmekten korkan insanlar. Uzatmak istemiyorum, ama yazıyı kesmeden önce, Türkiye'de de bu eğilimi bir şekilde temsil eden kişilerin öne çıkmaya başladığını söyleyeyim. Örneğin "festival yasaklamak" gibi bir davranış bu eğilimin çok uzağında değil.

İslam dünyası festival yasaklayanların, yazar bıçaklayanların, insanları yakarak öldürenlerin sözünün geçer olduğu bir alem olmamalı.

Murat Belge (T24 İnternet Gazetesi, 14 Ağustos 2022)



* * *



Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________








30 Haziran 2022 Perşembe

İnsan özgürleşmesi, hayvan özgürleşmesinden ayrı düşünülebilir mi?

 


İnsan özgürleşmesi, hayvan özgürleşmesinden ayrı düşünülebilir mi? (*)

 

(*)  Yalçın Ergündoğan tarafından hazırlanan bu çalışma 11 Haziran 2022’de İzmir Barosu ve Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nce düzenlenen “Yaşam alanlarında insan ve hayvan birlikteliği Çalıştayı“nda sunulmuştur.


Yalçın Ergündoğan

--------------------------

 

Geçtiğimiz yıllarda WikiLeaks, 'Stratfor' (gölge istihbarat örgütü) dosyasını da açmıştı. Belgelerden öğrendik ki; Coca-Cola, ‘Gölge CIA’ diye bilinen Stratfor’a hayvan hakları örgütü PETA’yı izletmiş. Stratfor’un sayısız “büyük” müşterilerinden Coca-Cola, hayvan haklarını savunan ve dikkat çekici, gündem belirleyen protestolarıyla öne çıkan ABD merkezli 'Hayvanlara Etik Davranış İçin Mücadele Edenler Birliği' (PETA)'yı izletmiş ve örgüt hakkında istihbarat istemiş. 2005 yılında da, FBI, ABD'nin en büyük tehlikesinin, çevreciler ve hayvan hakları savunucuları olduğuna ilişkin bir alarm vermişti. ABD'nin genel anlamda 'terörist' eylemlerden, El Kaide gibi yabancı yapılanmalar dışında çevreci ve hayvan hakları gurupları gibi sivil toplum kuruluşlarını sorumlu tutması o dönemde, Senato'daki Çevre ve Sosyal Hizmetler Komitesi'nin şaşkınlığına ve tepkisine neden olmuştu. Suçlamaları yapan FBI yetkililerinin en çok üzerinde durduğu iki grup, ABD merkezli gruplar olan Hayvan Kurtuluş Cephesi 'Animal Liberation Front' (ALF) ve 'Dünya Kurtuluş Cephesi' (Earth Liberation Front (ELF) olmuştu. Bu gurupların yanısıra, çevreciler ve hayvan hakları savunucularından oluşan listeye, FBI İngiltere merkezli Huntingdon'daki "Hayvan Zalimliğine Son Örgütü" (SHAC)'nü de katmıştı. 

[SHAC, Huntingdon'daki Yaşam Bilimleri Laboratuvarı'nda engelli hayvanları iyileştiren ve dünya çapında örgütlendiğini belirten bir kuruluş. O tarihte yaptığı açıklamada dünyanın hiçbir yerinde illegal eylemlere destek vermediklerini, amaçlarının hayvanlara yönelik zalimliği durdurmak olduğunu belirtmişti…]                                                                                                                                                 

                                                * * *

Günümüzde, özellikle de Türkiye’de “hayvan korumacılık” ya da “hayvan severlik” diye algıladığımız şey tümüyle hayvan hakları savunuculuğunu kapsamıyor. Gündelik yaşamda karşılaştığımız sokak hayvanlarına ve onları korumaya yönelik bilgileri ve yaklaşımları içeriyor. 

Oysa ki dünyada hayvan hakları mücadelesinin çok daha geniş boyutlar aldığını, bu mücadelenin tıpkı insan hakları mücadelesi gibi, cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa karşı mücadele ve benzeri hak mücadeleleriyle eklemlendiğinin farkındayız artık.

Bu konuda Hayvan Özgürleşmesi kitabının da yazarı Peter Singer şöyle diyor: “Siyah Özgürleşmesi, Eşcinsel Özgürleşmesi vb. hareketlere aşinayız. Kadın Özgürleşmesi hareketinin de doğmasının ardından bazı kişiler bu yolun sonuna gelindiğini düşündüler. Cinsiyet temeline dayalı ayrımcılık, evrensel olarak kabul edilen, gizlemeye gerek duyulmadan uygulanan, eskiden beri ırksal azınlıklara karşı hiçbir önyargıları olmamasıyla övünen liberal çevrelerde bile geçerli olan son ayrımcılık biçimidir, dendi. Ama “son ayrımcılık biçimi” ifadesini kullanırken daima dikkatli olmalıyız.

 Daha sonra, insanlar ve insan dışı hayvanlar arasındaki bariz farklılıklara rağmen, acı çekme yetisi açısından onlarla aramızda bir fark olmadığını ve bu durumun onların da tıpkı bizim gibi çıkarları olduğu anlamına geldiğini belirtmiştim. Sırf bizimle aynı türe mensup olmadıkları gerekçesiyle onların çıkarlarını göz ardı eder ya da önemsiz görürsek, kaba ırkçıların ve cinsiyetçilerin mantığını benimsemiş oluruz. Irkçılar ve cinsiyetçiler de, kendi ırklarına ve cinsiyetlerine mensup kişilerin, diğer tüm özelliklerinden ve niteliklerinden bağımsız olarak, sırf bu özelliklerinden dolayı daha üstün bir ahlaksal statüye sahip olduklarını düşünürler. Çoğu insan akıl yürütme yetisi ve diğer zihinsel yetiler açısından insan dışı hayvanlardan daha üstün olabilir; ama bu, insanlarla hayvanlar arasında çizdiğimiz çizgiyi haklı çıkarmaya yetmez….” ( Peter Singer, New York Review of Books, cilt 50, sayı 8, 15.5.2003, Çeviri: Hayrullah Doğan)

Yalçın Ergündoğan, 'Hayvan Özgürleşmesi' kitabının yazarı ünlü felsefeci Peter Singer ile. (Mayıs 2005, İstanbul)


 Gündelik dilimizde sık sık kullana geldiğimiz “hayvan sever” ya da “hayvan korumacılar”la, “hayvan hakları savunucuları”nı birbirinden ayırmak gerekiyor. İlk iki gruptakiler ile “hayvan hakları savunucuları”nı kalın çizgilerle ayırt eden en önemli nokta, hayvan hakları savunucularının ayrım gözetmeksizin tüm hayvan türlerinin hakları ve özgürlüklerini savunmasıdır. Hayvan haklarını savunanlar, hayvanları “yiyecek” ya da “giyim malzemesi”, “eğlence” ya da “deney aracı” olarak kullanmanın çok yanlış olduğuna inanır .  Kuramsal bir çerçeveye oturtulmasında hayli yol alınan bu karşı çıkış yaklaşımında, konuya kafa yoranlardan Tom Regan şöyle yaklaşıyor:

“Bireyler eşit içsel değere sahipse, onlara gösterilecek muamaleyi bir adalet meselesi olarak belirleyen her ilke, onların eşit değerini göz önüne almalıdır. Şu ilke (saygı ilkesi) bu koşulu yerine getirir: İçsel değere sahip bireylere, içsel değerlerine saygılı bir şekilde davranmalıyız. Saygı ilkesi, eşitlikçi, mükemmelci olmayan bir biçimsel adalet yorumu ortaya koyar. Bu ilke, içsel değere sahip bazı bireylere (örneğin sanatsal ya da bilimsel erdemlere sahip olanlara) göstereceğimiz muamale için geçerli olmakla kalmaz, içsel değere sahip bütün bireylere içsel değerlerine saygılı bir şekilde muamele etmemizi emreder, dolayısıyla bir yaşamın öznesi olma kriterine uyan bütün bireylerin saygın muamale görmesini şart koşar. Ahlaken ister etkin ister edilgin olsunlar, biz bu varlıklara eşit içsel değerlerine saygılı şekilde muamele etmeliyiz.

 Hayvanlara saygı göstermek, bir nezaket meselesi değildir, bir adalet meselesidir. Çocuklara, zihinsel gelişimini tamamlamamış olanlara, demanslı yaşlılara ya da ahlaken edilgin diğer varlıklara karşı görevlerimizin temelinde, ahlaken etkin varlıkların “duygusal ilgileri” yatmaz; onların içsel değerine saygı duyulması yatar. Ahlaken etkin varlıkların ahlaken ayrıcalıklı konumda oldukları anlayışı, mitten ibarettir.

Hayvan hakları kuramı için sunduğumuz argümanlar bunlar. Eğer bunlar sağlamsa, hayvanlar da bizim gibi bazı temel haklara sahip demektir - özellikle de, içsel değer sahibi varlıklar olarak adalet gereği hak ettikleri saygılı muameleyi görme hakkına.”  (Tom Regan’ın The Case for Animal Rights (1983) adlı kitabından seçilmiş bölümlerden oluşan metin The Animal Ethics Reader, ed. Susan J. Armstrong ve Richard G. Botzler, Londra ve New York: Routledge, 2003, s. 17-21’den kısaltıp çeviren: Elçin Gen, Birikim, Sayı:195)


Bir hayvanın güzel ya da cana yakın olması, sevimliliği gibi ölçütler hayvan hakları savunucularının mücadelesinde belirleyici değildir. Hayvanları sevmek zorunluluğu yoktur. Ama haklarına saygı göstermek zorunludur. Hayvan hakları savunucuları bütün hayvanların çıkarlarının en iyi şekilde gözetilmesi gerektiğini düşünür ve bir hayvanın çıkarlarının gözetilmesi için o hayvanın mutlaka “şirin”, “insanlara yararlı” ya da “soyunun tükenme tehlikesi içinde olması”nın ya da herhangi bir insanın onları sevmesinin gerekmediğini savunur. Bu düşünce ve yaklaşım uyarınca “sanayi tipi üretim” olarak adlandırılan ve hayvanların en ağır işkence altında bulunan hayvan üreticiliğine karşı çıkar.

“Türcülüğün reddi, diğer önyargı biçimlerinin de reddedilmesi gereğini içerdiği için güçlüdür. Hayvan hakları savunucuları hayvanların sömürülmesine ahlaken yanlış olduğu için karşı çıkarlar. Çünkü hayvanların sömürülmesi, ahlakî cemaate ait olma kriterinin keyfî ve ahlakla ilgisiz bir biçimde belirlenmesine dayanır - tıpkı ırkçılık, cinsiyetçilik ya da homofobi gibi.

Türcülük insandışı hayvanların iktisadî çıkar adına sömürülmesine göz yumar, tıpkı iktisadî adaletsizliğin işçi sınıfının sömürülmesine yol açması gibi. Hayvan haklarının tanınması yoksulların çıkarlarına ters düşmez; bilakis, onların yararınadır. Hayvancılık sadece ekolojiyi tahrip etmekle kalmıyor, yeryüzünün bütün sakinlerini besleyecek kadar gıda üretilmesini de engelliyor. Hayvan hakları savunucusu bütün hayvanlar için adalet talep eder - insan ya da insandışı. Türcülüğe karşı çıkmak, kapitalizmde bütün ezilenlerin sömürülmesine karşı çıkmayı gerektirir; insan hayvanların [human animals] ezilmesine karşı çıkan bütün solcular, kendilerine şu soruyu sormalı: Neden haklar söz konusu olduğunda, yeryüzünü paylaştığımız, hissetme yetisine sahip diğer canlıları dışarıda bırakıyorlar? Buna karşılık, hayvan hakları hareketi içerisindeki insanların da şunu anlaması gerek: Tutarlı  bir hayvan hakları hareketi, bütün canlılar için adalet talebinde bulunmalı…” (Anna E. Charlton, Sue Coe, Gary L. Francione, http://www.animal-law.org/library/left.htm adresinde yer alan, “The American Left Should Support Animal Rights: A Manifesto” Çeviren: Elçin Gen)

 


HAYVAN HAKLARI KONUSUNDAKİ ALGI VE FİKRİYATIN GELİŞİMİ

1871 yılında birçok bilim insanı, Charles Darwin’in ileri sürdüğü evrim kuramını kabul etmeye başladı. Darwin’in İnsanın Türeyişi kitabı yayımlandıktan sonra insanlar ilk kez tanrının kendi suretinde yarattığı ve diğer hayvanlardan ayrı tuttuğu canlılar olmadıklarını, tam tersine diğerleri gibi birer hayvan olduklarının farkına vardılar. Darwin’in evrim kuramının ortaya atıldığı yıllarda insanlar hayvanları aşağı canlılar olarak görüyorlardı. Darwin’in evrim kuramıyla birlikte insanlarla hayvanlar arasındaki farkların genellikle varsayıldığı kadar büyük olmadığı dikkate değer bir düşünce olarak gelişmeye başladı.

İzmir Barosu ve Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi tarfından düzenlenen “Yaşam Alanlarında İnsan ve Hayvan Birlikteliği Çalıştayı” (11 Haziran 2022)


İnsanlık tarihinin çeşitli evrelerinde gelişen ve yaşanan gelişmeler, insan türünün bir entelektüel devrim yaşamasına da vesile oldu. Ne var ki, insan hâlâ diğer türler üzerinde büyük bir zorbalık uyguluyor, günümüzde kapitalist üretim ilişkilerinin yol alması ile insan türü, muhtemelen hayvanlara tarihin bütün dönemlerinden daha fazla acı çektirir hale geldi.

Hayvan hakları kuramcılarının önde gelenlerinden Gary L. Francione’a göre, “Hayvanlar sadece meta olarak görülmeye devam ettikleri sürece, onlara karşı uygulan muamelelerde anlamlı farklılıklar gerçekleşmez.” (Gary L. Francione, Hayvan Haklarına Giriş: Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi? (İletişim Yayınları)

İzmir Barosu ve Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi'nce düzenlenenm “Yaşam Alanlarında İnsan ve Hayvan Birlikteliği Çalıştayı”ndan... (11 Haziran 2022)


Günümüzde insan türünün ortak aklı, çeşitli zihinsel değişimler geçirmiş olsa da, hayvanların meta olarak görülmesi yaklaşımında maalesef köklü bir değişiklik olmamıştır.

“İnsan doğası konusunda iyimser olanlar da, sinik olanlar da sonucun kendi görüşlerini doğruladığını iddia edebilirler. Hayvan deneylerinde ve diğer hayvan sömürülerinde önemli değişiklikler oldu. Avrupa’da, halkın çiftlik hayvanlarının refahını önemsemeye başlaması sayesinde hayvancılık sektörü bütünüyle dönüşüme uğramaya başladı. İyimserler için belki de en cesaret verici unsur, milyonlarca aktivistin hayvan hareketini desteklemek için zamanlarını ve paralarını seve seve feda etmeleri, çoğunun hayvan sömürüsünü desteklememek kaygısıyla beslenme ve yaşam tarzlarını değiştirmeleri. Vejetaryenlik ve veganlık (hiçbir hayvansal ürün kullanmamak) Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da otuz yıl öncesine göre çok daha yaygın. Bunun ne kadarının hayvanlarla ilgili olduğunu kestirmek zor, ama şüphesiz bir bölümü öyle.

Diğer taraftan, hayvanların ahlaksal statüsüne ilişkin felsefi tartışmalar genellikle olumlu bir gelişme göstermekle birlikte, halktan insanlar türlerinden bağımsız olarak tüm varlıkların çıkarlarının eşit derecede önemsenmesi ilkesini benimsemekten hâlâ çok uzak görünüyorlar. Çoğu insan et yemeye ve en ucuz et hangisiyse onu satın almaya devam ediyor; bu et için kesilen hayvanın ne kadar çok acı çektiğini bilmiyor. Tüketilen hayvanların sayısı otuz yıl önceye göre çok daha fazla ve Uzakdoğu’daki refah artışının getirdiği et talebi bu sayının çok daha büyümesi tehlikesini doğuruyor. Ayrıca, Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları, Avrupa’nın hayvan refahı standartları düşük ülkelerden et ithal etmeyi reddetmesini güçleştirerek bu alandaki gelişmeleri tehdit ediyor.” (Peter Singer, New York Review of Books, cilt 50, sayı 8, 15.5.2003, Çeviri: Hayrullah Doğan)

 


HAYVANLARIN DENEYLERDE KULLANILMASI

Hayvanların özgürleşmesi insanların özgürleşmesiyle diyalektik bir bütünlük taşıdığı unutulmamalıdır.

 Hayvanlar da tıpkı insanlar gibi eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler. Yabani türden olan bütün hayvanlar da, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üreme hakkına sahiptir. Hayvanlar tıpkı insanlar gibi, hissetme yetisine sahiptir. Oysa, tüm dünyadaki karşı çıkışlara rağmen hayvanlar üzerinde onlara fiziki ya da psikolojik acı çektiren deneyler yapılabiliyor.

13 Haziran 2004'ten, Ağustos 2008'e dek dönemin BirGün gazetesi'nde her hafta Yalçın Ergündoğan'ın editörlüğünde yayınlanan ve 'Türkiye medyasının en özgün tematik sayfası' kabul edilen DÜNYA YALNIZ BİZİM DEĞİL sayfası'ndan bir örnek. Sayfada, Yalçın Ergündoğan imzalı köşe yazısı dışında, 'PATİ DEĞİNMELERİ' adıyla da (bir köpeğin ağzından Ergündoğan'ca kaleme alınan) düzenli olarak yayınlanan bir diğer köşe yazısı da yer alıyordu.


PETA’nın yaptığı kaynak taramaları ve elde ettiği verilere göre; Tıp tarihçileri, yaygın bulaşıcı hastalıklara bağlı ölüm oranlarında 1900’lerden bu yana yaşanan düşüşün, beslenme ve hijyen standartlarının yükselmesine bağlı olduğunu, hayvan deneylerinden elde edilen bulguların bu gelişmede hiçbir payının olmadığını göstermiştir. Tıp alanındaki önemli gelişmelerin büyük kısmı hayvan deneylerinden bağımsız buluşlar sayesinde gerçekleşmiştir: Anestezi, stetoskop, morfin, radyum, penisilin, yapay solunum, röntgen ışını, antiseptikler, CAT, MRI ve PET taramaları; bakteriyoloji ve mikrop/bakteri çalışmaları; kolesterol ile kalp hastalığı, sigara ile kanser arasındaki bağın keşfi; HIV virüsünün saptanması vb. Hayvan deneyleri bu ve benzeri gelişmelerde hiçbir rol oynamamıştır. Deney verileri, iki milyonu aşkın üyesiyle dünyanın en büyük hayvan hakları örgütü olan Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler Derneği’nin (PETA, People For The Ethical Treatment of Animals) http://peta.org sitesinden edinilmiştir.)


BEN MERKEZCİ VE KİBİRLİ İNSAN TÜRÜ

 İnsan türü ben merkezci. Kibirli. En “akıllı”, en “zeki” hayvan türü olduğu iddiasında. Hatta kendisini bir hayvan türü olarak dahi görmüyor. Tüm dünyada, “en akıllı” olduğunu sanan insan türünün içinden daha akıllı olduğunu iddia edenlerin kurduğu düzenlerin bugün vardığı nokta, “kâr daha fazla kâr” güdüsüyle varlığını ancak sürdürebiliyor. Bu durum da her şeyin alınıp satılabilir hale dönüştürülmesine neden oluyor. Doğaya da, canlı yaşamına bakışta da bu yaklaşım etkili.  Diğer tüm canlı türleriyle birlikte üzerinde yaşadığımız gezegen, “insan türü”nün açık tehdidi altında. Bu tehdidi durdurmak mümkün elbette. Belki de, bugün bu mücadelede sivil toplum örgütlerine duyulan ihtiyaç dün olduğundan daha fazla…

 Doğanın da hayvanların da ne kendilerini savunacak 'avukatları', ne çıkarlarını koruyacak 'sendikaları', ne de 'oy hakları' var. Tam da bu nedenle; tüm canlıların 'yaşam haklarını' savunan, onlarla birlikte, yaşamı eşit ve adilce paylaşabilmek için, 'türcülüğü' reddeden bir noktadan baskı ve sömürüye karşı çıkan duyarlı insanlara çok iş düşüyor... Unutmayalım, Dünya Yalnız Bizim Değil...


(*)  Yalçın Ergündoğan tarafından hazırlanan bu çalışma 11 Haziran 2022’de İzmir Barosu ve Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nce düzenlenen “Yaşam alanlarında insan ve hayvan birlikteliği Çalıştayı“nda sunulmuştur.

 

 

                                          * * *

 


HAYVAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ

 

15 Ekim 1978’de Paris UNESCO evinde ilan edilen Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi

 

1. Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler.

 

2. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, öbür hayvanları yok edemez. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır.

 

3. Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylem yapılamaz. Bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıdır.

 

4. Yabani türden olan bütün hayvanlar, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üreme hakkına sahiptir. Eğitim amaçlı olsa bile özgürlükten yoksun kılmanın her çeşidi bu hakka aykırıdır.

 

5. Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan bir türden olan bütün hayvanlar uyumlu bir biçimde türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme hakkına sahiptir.

 

6. İnsanların yanlarına aldıkları bütün hayvanlar doğal ömür uzunluklarına uygun sürece yaşama hakkına sahiptir. Bir hayvanı terk etmek acımasız ve aşağılık bir davranıştır.

 

7. Bütün çalışan hayvanlar iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahiptir.

 

8. Hayvanlara fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren deneyler yapmak hayvan haklarına aykırıdır. Tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki her türlü deneyler için de durum böyledir.

 

9. Hayvan beslenmek için yetiştirilmişse de bakılmalı, barındırılmalı, taşınmalı, ölümü de acı çektirmeden ve korkutmadan olmalıdır.

 

10. Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye yararlanılamaz, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösteriler hayvan onuruna aykırıdır.

 

11. Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı suçtur.

 

12. Çok sayıda yabani hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış bir soykırım, yani bir suçtur.

 

13. Hayvan ölümüne de saygı göstermek gerekir. Hayvanın öldürüldüğü şiddet sahneleri sinema ve televizyonda yasaklanmalıdır.

 

14. Hayvanları koruma ve savunma kuralları, hükümet düzeyinde temsil olunmalıdır. Hayvan hakları da insan hakları gibi yasayla korunmalıdır.

 


                                                   *



OKUMA LİSTESİ

- Gary L. Francione, Hayvan Haklarına Giriş: Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi? (İletişim Yayınları)

- Tom Regan, Kafesler Boşalsın, (İletişim Yayınları)

- Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi,  (Ayrıntı Yayınları)

- İsmet Sungurbey, Hayvan Hakları (Maltepe Üniversitesi Yayınları)

- Konrad Lorenz, Hz. Süleyman’ın Yüzüğü,  (Cumhuriyet Kitapları)

- Boria Sax, Toplumun Aynasında Karga,  (Kitap Yayınevi)

-  Jeffrey Moussaief Masson,  Köpekler Aşk Hakkında Asla Yalan Söylemez, (Kitap Yayınevi)

- Tamer Dodurka, Köpeklerde Davranış Sorunları (Remzi Kitabevi)

- Yalçın Ergündoğan, Yaşam Savunusu,  (Belge Yayınları)

- Micheal Tobias,  Öfke,  (Versus Yayınları)

-  MarcBekoff, Düşünen Hayvanlar,  (Kitap Yayınevi)

- Leslie Irwine, Biz ve Onlar, (İletişim Yayınları)

   Hayvan Hakları,  Özel sayı, (Notos Dergisi,Sayı:21)

-  Hayvan-İnsan: Hak, Şefkat, Sorumluluk, Hayvan Hakları Özel Sayısı,  (Birikim Dergisi, Sayı: 195)

- Türk Hukukunda Hayvan Hakları Mevzuatı,  (İstanbul Barosu Yayınları)

 


 


  

* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________



81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU...