31 Ekim 2023 Salı

FİLİSTİN DOSYASI (1) / Ayşe Hür




FİLİSTİN DOSYASI (1)


AYŞE HÜR


II. ABDÜLHAMİD ve FİLİSTİN’E YAHUDİ GÖÇÜ

Yahudi inanışına göre, İsrailoğulları en mutlu günlerini MÖ 10. yüzyılda, Süleyman’ın krallığı döneminde yaşamışlardı. Süleyman’ın ölümünden sonra, Asurlular ile Mısırlılar arasındaki savaşlardan zarar görmüşler, Babil Kralı Nabukadnezar’ın MÖ. 586’da Süleyman’ın Tapınağı’nı yıkmasının ardından Babil’e sürülmüşler, İranlı Ahimeniş Kralı II. Kiros (Keyhüsrev) tarafından esaretten kurtarılmışlar, Büyük İskender döneminde Makedonya Krallığı’nın tebası olmuşlar, İskender’den sonra Mısır ve Helen egemenliği arasında gidip gelmişlerdi.

SÜLEYMAN'IN TAPINAĞI
Yine Yahudi inanışına göre Yahudi tarihinde dönüm noktasını, Süleyman’ın Tapınağı’nın MS 70 yılında Roma İmparatoru Vespesianus’un oğlu Titus’un askerleri tarafından yerle bir edilmesi oluşturuyordu. Roma’ya ikinci kez başkaldırdıkları 132-135 yıllarından sonra İmparatorluğun çeşitli bölgelerine göç etmek zorunda kalan Yahudilerin durumu, Roma’nın Hıristiyanlığı kabulünden sonra daha da zorlaştı. Tahmin edileceği gibi Hıristiyanlar (Katolikler), Yahudileri İsa’yı öldürdüğü ya da öldürttüğü inancı yüzünden sevmiyorlardı. Ayrıca, Katolikler İsa'nın, Yahudilerin asırlardır bekledikleri, Yahudi dini metinlerinde anlatılan Mesih olduğuna inanıyorlar, Yahudiler ise İsa’yı Mesih olarak kabul etmiyorlardı.
300’lü yılların başında İspanya’da Yahudi erkekle evlenmek yasaklandı. 1215 Lateran Konsili’nde Yahudilerin (ve Müslümanların) özel giysiler giymesi zorunlu kılındı. 1348-1351 arasında Avrupa’nın üçte birini yok eden Büyük Veba Salgını sırasında ‘günah keçisi’ ilan edilerek Doğu Avrupa’ya göçmek zorunda bırakıldılar. 1492’de İspanya’dan sürüldüler. İlk kez 1516’da Venedik’te getto denilen duvarlarla çevrili mahallelere çekilmek zorunda kaldılar. Ortaçağdan beri tarımla uğraşmaları, üniversiteye girmeleri, askerlik yapmaları ve kamu görevlisi olmaları yasak olan Yahudilerin, faaliyet gösterebilecekleri tek alan olan ticaret ve bankacılıkta elde ettikleri başarılar Yahudi düşmanlığını pekiştiren bir unsur oldu. İşte bu düşmanlık dalgası yüzünden 15. yüzyılda önce Portekiz’e, sonra Hollanda’ya sığınmak zorunda kalan, 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın davetiyle İstanbul’a gelen Doña Gracia Mendes ve yeğeni Joseph Nasi’nin hikayesini bir gün anlatırım.

VAADEDİLEN TOPRAKLAR
Aydınlanma düşüncesi ve 1789 Fransız İhtilali’nin yarattığı özgürlük ortamından diğer gruplar gibi Yahudiler de yararlandı. 1799’da Napolyon, Mısır Seferi sırasında Yahudilere Akka’nın dışında bir yerde yerleşim kurma sözü verdi, ancak bölgeden kısa sürede çekilince bunu gerçekleştiremedi. 1840’ta, Kudüs’teki Britanya temsilcisi Lord Palmerston “Britanya İmparatorluğu’nun yüksek çıkarlarını korumak üzere” bir Avrupalı Yahudi Yerleşim Kolonisi kurma fikrini ortaya attı ama arkası gelmedi. Yahudilerin “Vaadedilen Topraklar”a dönme ideali işte böyle bir arka plana sahiptir. (“Vaadedilen Topraklar” kavramının referansı Tevrat’taki “içinden süt ve bal akan topraklar” ve “Kenan Diyarı’” ifadeleridir. Çıkış 3:8’e göre, Tanrı, Kenan Diyarı’nı bir zamanlar İsrailoğullarına vermiştir. Konu Aziz Paulos tarafından İncil’e taşınmıştır. Kenan Diyarı’nın sınırları konusunda sayısız teori vardır ancak genel olarak en dar sınırın bugün Filistin denilen bölgeyi çevrelediğine inanılır. Aşağı yukarı aynı coğrafyanın Hıristiyan dünyasındaki adı “Kutsal Topraklar”dır.)


"SİYON AŞIKLARI"
Başlangıçta II. Abdülhamid Rusya, Romanya ve Yunanistan gibi ülkelerde zulüm gören ve bu yüzden ülkelerinden kaçmak zorunda kalan Yahudileri sahiplenmiş ve onların ülkenin çeşitli vilayetlerine yerleştirmişti. Fakat bu ailelerin Filistin’e yerleşmeleri istenmiyordu. Bâbıâli’nin ısrarını kırmak üzere 1878’de “Şark Meselesi” başlığıyla bir makale yazan ve makalesinde İngiltere hamiliğinde bir Yahudi Devleti’nin kurulması fikrini atan iş adamı Edward Cazelet, İstanbul’a planını görüşmeye gitti. Ancak yanıt değişmedi. Yahudi göçmenler için Adana, Halep ve Mezopotamya’da geniş topraklar vardı. Ancak Filistin’e göç mümkün değildi! Osmanlı ülkesine hicret edecek Musevilerin hükümet tarafından bir işaret verilmeden kabule aykırı hareket eden memurlar şiddetle cezalandırılacaklardı. Bu arada Yahudiler kendi aralarında “Siyon Aşıkları” adlı bir dernek kurmuşlardı. Böylece Yahudilerin Filistin ve Kudüs’e yerleşmesini amaçlayan Siyonizmin de ilk adımı atılmış oldu.
“93 Harbi”nden yaralı çıkan Osmanlı İmparatorluğu’nun sömürgelere giden Hindistan Yolu’nun güvenliğini eskisi gibi sağlayamayacağı düşüncesindeki karar vericiler, Süveyş Kanalı civarında Batı değerleriyle barışık bir Yahudi devletinin iyi bir fikir olduğunu düşümeye başlamıştı. Böylece İngiliz gazetelerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Filistin’deki topraklarını Yahudilere satarak elde edeceği kazancın borçlarını kapatacağı konusunda yazılar çıkmaya başladı.

LAURENCE OLIPHANT'IN GİRİŞİMLERİ
Bütün bunlar seyyah-yazar Laurence Oliphant’ı harekete geçirmişti. Kırım Savaşı’nda London Times muhabirliği de yapmış olan Oliphant, savaşta Osmanlıları desteklemiş, tam bu yıllarda Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulması düşüncesiyle ilgilenmeye başlamıştı. Ona göre Asya’daki bütünlüğü sağlamak ve bölgeyi yeniden canlandırmak için en iyi yol Türklerle işbirliğinden geçiyordu.
Oliphant, ilk olarak, önemli İngiliz kanaat önderlerinden Lord Beaconsfield ve Lord Salibury’nin de tavsiyelerine uyarak 1879’da Filistin’e gitti. Orada Hıristiyan bir İskoçyalı olmasına rağmen Yahudilerin “Vaadedilen Topraklar”a dönmesini Kutsal Kitap’taki kehanetler uyarınca aslında Hıristiyanlığa hizmet olarak gördüğü için misyon edindiğini açıkladı. Oliphant’ın Filistinlilere açıklamadığı ise, Ölü Deniz çevresinin henüz keşfedilmemiş zenginlikleri ve fırsatlarıydı. Filistin bölgesi hem bitki örtüsü, hem su hem de maden açısından çok zengindi. Britanya’nın yıllık tüketimi olan 200 bin ton potasyum klorit pekala buradan tükenmez şekilde elde edilebilirdi. Dolayısıyla Ürdün vadisi ilk Yahudi yerleşimler için biçilmiş kaftandı. Buraya yerleştirilecek Yahudiler işte bu işlerde çalıştırılacak ve bölge kalkındırılacaktı.
Aklındaki bu fikirlerle İstanbul’a döndüğünde Oliphant, kendi ifadesiyle adeta “bir kıza talip” olma heyecanı ile II. Abdülhamid’in huzuruna çıkmış ve projesini sunmuştu. Ancak teklif hükümet tarafından siyasi açıdan sakıncalar taşıdığı gerekçesiyle reddedildi. Kendisine dendiğine göre bölgeye Yahudi göçmen yerleştirip, bunların kendilerini idare etmelerine izin vermek “hükümet içinde hükümet kurmak” demekti. Hükümetin ret kararı, II. Abdülhamid tarafından gönderilen 17 Mayıs 1880 tarihli iradeyle onaylandı.

RUSYA'DAKİ POGROMLAR
Göç baskısı çok değil, bir yıl sonra yaşanan bir olayla tazelendi. 13 Mart 1881’de Çar II. Aleksandr’ın bir Yahudi tarafından öldürüldüğü şüphesi üzerine halk, zaten nefret ettiği Yahudilere karşı boyutları iç savaşa yaklaşan bir taarruza geçmiş, bilhassa köylerde Yahudiler toplu halde öldürülmüştü. Devlet destekli bu saldırılara pogrom adı veriliyordu. Bazı isyancılar sembolik olarak mahkemede yargılansalar da, genelde Yahudi karşıtlarının yargılandığı davalar beraatle sonuçlandı. Tüm dünyada olduğu gibi, İngiliz kamuoyunda da geniş yankı bulan Rusya’daki olaylara tepkiler yağdı. Haberleri okuyan bazı okuyucular, Rusya’da üç milyon Yahudi’yi sınır dışı etmeye götüren zulmü, 1876’da Bulgaristan’da Hristiyanlara yapılandan daha şiddetli bulmuş ve eleştirmişti. (Batı literatüründe Bulgar Dehşeti diye anılan bu olayı da ayrıca anlatırım.)
Dış dünyadan yükselen tüm tepkiye rağmen Rus hükümeti işi daha da ileri götürmüş, 1882 yılında “Mayıs Kanunları” adı altında bir dizi karar da dahil olmak üzere halkı Yahudi katliamına teşvik edecek geniş çaplı bir propagandaya girişmişti. Yahudilere fiili saldırılar başka Avrupa ülkelerinde de yoğunlaşınca başta Laurence Oliphant olmak üzere İngiliz soyluları, Rusya zulmünden kaçan Yahudiler için “bir yurt” belirleme işine daha sıkı sarıldılar. Gözler yeniden Filistin’e çevrildi.



FİLİSTİN'DE İLK KOLONİ
Osmanlı İmparatorluğu, 1881’de Fransa’nın Berlin Anlaşması’nı ihlal ederek Tunus’u, Britanya’nın ise 1882’de stratejik bir öneme sahip Mısır’ı işgal etmesi ile sarsılmıştı. Bu haksız ilhaklar II. Abdülhamid’i dış ilişkilerinde daha şüpheci yapmıştı. Dolayısıyla Filistin’e Yahudi göçüne daha bir şiddetle itiraz eder hale gelmişti. Halbuki o yıllarda tüm Osmanlı ülkesinde olduğu gibi “Kutsal Topraklar”da da birbiri ardına Rusya, Britanya, Fransa, Almanya ve hatta İtalya güdümünde misyonerler cirit atıyor, kiliseler, dinî okullar ve dernekler kuruluyordu. Babıâli’nin tüm engellemelerine rağmen Ekim 1883’te Filistin’de Hıristiyan kılavuzlarının yönetiminde ilk Yahudi kolonisinin kurulduğu haberi geldi. İstanbul’un Filistin’in cazibesini azaltmak için aldığı tedbir Yahudileri Anadolu’ya iskân etmekti. Nitekim Temmuz 1887’de Romanya’dan kovulan 400 aile, 15-20 hane halinde Bursa’ya yerleştirildi. 400 kişilik ikinci Yahudi kafilesi ise İzmir ve Aydın civarında iskân edildi. Ancak kafileler bu vilayetler içinde bile dağıtılıyordu. Dolayısıyla bu yöntemle Filistin ateşini söndürmek mümkün değildi.

BARON HIRSCH'İN GİRİŞİMLERİ
II. Abdülhamid’i ikna etmenin zorluğunu idrak eden Avrupa’daki Yahudi lobisi “onlara ayrılabilecek boş odası olan” yerler listesine Filistin dışında yerler eklemek gerektiğini fark etmeye başlamıştı. Bu konuda en yaratıcı çözümleri Baron Maurice de Hirsch önerdi. Hirsch’e göre Filistin şart değildi, Yahudiler nerede ve ne zaman özgür olabileceklerse, orası satın alınmalı ve oraya yerleştirilmeliydi. O, Yahudilere güveniyordu. Eğer doğru yer ve fırsat verilirse, diğer milletlerin insanları gibi birinci sınıf yaşayabilir ve dinlerini uygulayabilirlerdi.
Hirsch, servetini Avrupa’dan Balkanlar yoluyla İstanbul’a uzanan Rumeli Demiryolları inşaatından kazanmıştı. İşi dolayısıyla yakın ilişki kurduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu mali sıkıntılardan yararlanarak, Yahudiler için Anadolu’da geniş topraklar satın almak istedi. Oysa Osmanlı İmparatorluğu ve Hirsch arasında demiryollarının yapımından kaynaklanan bazı sorunlar, hatta açılmış davalar vardı. Belki de bu yüzden önerisi Babıâli tarafından kesin bir dille reddedildi. İstanbul’dan ümidini kesen Hirsch, Güney Amerika’nın boş otlaklarına yöneldi. 400 bin Yahudi’nin yerleştirilmesi için Arjantin’in Buenos Aires bölgesinden çok geniş bir arazi satın aldı.
Bu sırada Rusya’dan kaçan Yahudiler İngiliz buharlı gemileriyle Hayfa’ya doğru akmaya devam ediyordu. II. Abdülhamid, 2 Temmuz 1891 tarihli iradesinde Yahudilerin Avrupa ülkelerinden kovulma sebebinin malum olduğuna, bunların Filistin’e yerleşmeleri halinde buranın yerli halkını fakr-u zarurete sokacaklarına değiniyordu. Hal böyle olunca Yahudilerin Amerika’ya gitmeleri teşvik edilmeliydi. Bundan sonra Osmanlı topraklarına gelecek hiçbir Yahudi kabul edilmemeli, Osmanlı iskelelerine yanaşma imkânı bulan Yahudilerin karaya çıkmalarına da izin verilmemeliydi. Padişah, 15 Temmuz 1891 tarihli bir başka iradesi ile bu konudaki kararlığını daha sert dile getirdi.
İngiliz kamuoyu da yoğun Yahudi göçünden şikâyet eder hale gelmişti. Kimi şehirlerin çeperlerinde yığılan yoksul Yahudilerden şikâyetçiydi, kimi Yahudi işgücünün ekonomiye katılmasıyla birlikte artan İngiliz işsizliğinden, kimi Yahudilerin gelenek ve göreneklerinin sosyal hayata yaptığı etkilerden. Halbuki kınadıkları Rusya’da dört milyon Yahudi yaşarken, övündükleri Britanya’daki Yahudi sayısı 100 bini geçmiyordu.

BARON ROTHSCHILD'İN GİRİŞİMLERİ
İngilizler ABD veya Latin Amerika ülkelerinin göçmen kabulü için teşvik edilmesini istiyordu ancak Baron Hirsch’in Arjantin’de kurmaya çalıştığı koloni başarısızlığa uğradı. Çünkü kentli göçmenler tarıma yabancıydılar, dindar Yahudiler “koşer” (helal) yiyecek bulmakta zorluk çekiyorlardı, Arjantin Hükümeti de sonunu göremediği bir maceraya girmekten korkuyordu. Bunun üzerine gözler Suriye’ye çevrildi. Bu sefer saygın Yahudi sermayedarlarından Baron Nathan Mayer Rothschild çıktı sahneye. Rothschild Bâbıâli’den umduğu cevabı alamayınca kendisinin Şam ve Beyrut vilayetlerindeki boş arazilere Yahudilerin yerleştirilmesini öneren bir mektup yazdı Abdülhamid’e. Yanıt her zamanki gibi olumsuzdu. Yurdun genelinde yabancılar emlak edinebilirlerdi, ancak Filistin’de demografik yapıyı altüst edecek bu türden beklentiler hoş karşılanamazdı!
Halbuki bu sırada Baron Hirsch’in adamları sahte belgelerle 140 kadar aileyi Hayfa kazasına kabul ettirmeyi başarmışlardı. Öte yandan, Yahudilerin, Filistin’in yerli ahalisinden 40 bin dönüm toprak satın aldığı, 30 kadar koloni kurduğu, buralarda Baron Rothschild’in Fransa’dan getirdiği tarım uzmanlarının yardımıyla avokado, zeytin, üzüm yetiştirilmesine çalışıldığı, şarap ve parfüm imalathaneleri kurulduğu iddiaları vardı. Durum hemen Abdülhamid’e jurnallendi. Ancak Padişah’ın bu konudaki yasakları hatırlatan iradesi işe yaramadı.



ABDÜLHAMİT'İN GAZZE'Yİ MÜLK EDİNMESİ
1896’da ölen Baron Hirsch’in miras bıraktığı 1 milyon frankla (daha sonra para 7 milyon sterline çıkacaktı) koloniciler toprak satın almaya devam ettiler. Abdülhamid’in buna karşı bulduğu son çare, Hazine-i Hassa parasıyla Filistin’deki (özellikle Gazze’de) ekilebilir toprakların yedide birini (bir milyon dönüm) satın almak oldu. Aslında 33 yıllık saltanatı süresince Abdülhamid doğrudan satın alıp geliştirerek, boş arazileri tarıma açıp sahiplenmeye uygun yasalardan yararlanarak, miras yoluyla Anadolu, Filistin, Suriye, Irak, Yunanistan, Arnavutluk, Bingazi (Libya) ve Kıbrıs’ta geniş çaplı emlak ve sayısız işletmeyi uhdesine geçirmişti. Bu bağlamda, Suriye’deki en verimli toprakların üçte birini (üç milyon dönüm), Irak’ın o tarihteki petrol yataklarının en zenginlerini özel mülkü yapmıştı. Dolayısıyla Filistin’deki toprak satın almaları meşrulaştırmak için kullanılan “Yahudi göçünü engellemek” gerekçesi çok inandırıcı değildi. İşte bu sırada sahneye yeni bir aktör girdi. Bu kişi Theodor Herzl idi….

THEODOR HERZL, SİYONİZM VE II. ABDÜLHAMİD
1894 yılında Fransız ordusunun Yahudi asıllı subaylarından Alfred Dreyfus, uydurma kanıtlar, sahte tanıklıklarla Almanya lehine casusluk yapma suçundan yargılanmış, 1848’de idam cezası kalktığı için ömür boyu hapse mahkûm olmuş ve cezasını çekmek üzere Güney Amerika kıyılarındaki Fransız Guyana’sına gönderilmişti. Davanın yeniden görülmesi, Dreyfus’un suçsuzluğunun anlaşılması ve rütbelerinin iadesi için 12 yıllık bir mücadele gerekecekti.[1] Paranoyak devlet görevlileri ile Yahudi düşmanı basının kışkırttığı isterik halk yığınlarının baskılarıyla vatana ihanet suçundan ömür boyu hapse mahkûm edilmesini izleyenlerden biri de Viyana’da yayımlanan Neue Freie Presse adına Paris’te bulunan Theodor Herzl’di.

HASKALA DÜŞÜNCESİ
1860’ta Macaristan’da doğan Herzl, 1878’de ailesiyle Viyana’ya göç etmiş, Yahudi Aydınlanması (Haskala) anlayışına bağlı bir hukuk doktoruydu. Tevrat araştırmacısı Moses Mendhelsonn tarafından 1770’lerde geliştirilen Haskala’nın esasını, Yahudilerin dinsel ve kültürel aşırılıklarını törpüleyerek Yahudi olmayan kültürlerin içinde erimesi fikri oluşturuyordu. Nitekim Herzl o tarihe kadar kendini bir Alman yazarı olarak tanımlıyordu. Ancak kitabının ana fikri, “Yahudilere karşı önyargılar Batı toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, bu önyargıları asimilasyon veya entegrasyon yoluyla kırmak mümkün değildir. Antisemitizm[2] hastalığının tek bir ilacı vardır: O da Yahudilerin kendi devletlerini kurmasıdır” şeklindeydi.
Kendi iddiasına göre Herzl, Dreyfus Davası boyunca Paris halkının sokaklarda “Yahudilere ölüm!” çığlıklarıyla dolaşmasından çok etkilenerek, 1896’da, politik Siyonizmin manifestosu olan Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabını yazmıştı.
Ancak, böylesi radikal bir değişimin Dreyfus Davası’nın görüldüğü kısa sürede tamamlanması pek inandırıcı değildi. Muhtemelen, Herzl bu konu üzerinde çoktandır düşünüyordu. Çünkü Habsburg topraklarında 1870’lerden itibaren, antisemitizmin de, Almanlaşmak, Macarlaşmak veya Polonyalılaşmak gibi asimilasyoncu eğilimlerin de en uç örnekleri yaşanıyordu. Nitekim Karl Marx’ın arkadaşı sol görüşlü Moses Hess 1862 yılında Roma ve Kudüs, Son Milli Mesele başlıklı bir risale kaleme almıştı. Kitapta Yahudi halkının anavatanında bir siyasi varlık oluşturması gereğine işaret ediliyordu.

SİYONİZM VE TEPKİLER
Theodor Herzl’in projesinin adı “Siyonizm”di. “Siyon”, eski Kudüs’ün duvarlarının dışındaki kutsal bir tepenin adıydı ve Yahudi tarihi boyunca Kudüs’le eşanlamlı olarak kullanılmıştı. Dahası binlerce yıl önce yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının “Vaadedilen Topraklar”a yani Filistin’e dönme arzu ve özlemini sembolize etmişti.
Projesindeki dinsel referanslara rağmen, Herzl’in Siyonizmi, dinsel değil, seküler, siyasi bir projeydi. Siyonist hareketin Herzl’den sonraki ikinci adamı olan Max Nordau da Torah (Yahudi) inancını gençliğinde terk etmiş, Protestan bir Almanla evlenmiş, Alman kültürünü benimsemiş (asimilasyoncu) bir şahsiyetti. Herzl, Nordau ve diğer tüm Siyonist önderler, Yahudiliği bir inanç birliği olarak değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre Yahudi dini ve Mesih inancı, Yahudilerin rehavete kapılmalarına neden oluyor, devletlerini kurmak için çaba göstermelerini engelliyordu.
Nitekim Siyonistlere iki gruptan tepki geldi. Asimilasyoncu Yahudiler, Siyonizmin boş yere düşman kazanıp rahatlarını bozmaktan başka bir işe yaramayacağını savunuyorlardı. Pek çok haham ve rabbi ise Yahudiliğin kutsal sembollerinden olan İsrail topraklarını kutsallıktan çıkaracağını (seküler hale getirileceğini) ileri sürerek, Siyonizmi adeta bir küfür sayıyorlardı. Onlara göre Siyon’a ancak Mesih’in gelmesinden sonra dönmek mümkündü.

HECHLER VE NEWLINSKI'NİN DESTEĞİ
Kendi toplumundan hiç yakınlık görmeyen Herzl’e en büyük yardımı Yahudi olmayan iki kişi yaptı. Bunlardan biri Viyana’daki Britanya Elçiliği’nde din görevlisi olarak çalışan ve Rusya’daki pogromlar döneminde Yahudiler adına Çarlık Rusyası’nda temaslarda bulunan Reverend William Hechler adlı Protestan rahibiydi.
1870-1871 Fransa-Almanya Savaşı’nda, Alman ordusunda gönüllü çalışmış ve bu davranışından ötürü Baden Büyük Dükü I. Frederick’in oğlunun özel din öğretmenliği pozisyonuna yükseltilmiş olan Hechler, İkinci Halife Ömer zamanından (637-38) itibaren görüldüğünü iddia ettiği 42 kehanete göre Filistin’in Yahudilerce yeniden vatan haline getirilmesinin yılını 1897/1898 olarak hesaplamıştı.
Herzl’i destekleyen diğer şahsiyet Ritter von Nevlinski (Newlinsky) idi. Nevlinski aile servetini reddederek, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun İstanbul Elçiliği’nde çalışmış, görevi sayesinde pek çok üst düzey ilişki geliştirmiş çift taraflı bir ajandı. Çıkardığı Correspondance de l’Est gazetesi, Avusturya ve dış basın için gerçek ve güvenilir bilgi sağlamak amacıyla kurulmuştu. İlginçtir, II. Abdülhamid şiddetli biçimde şüphe duymasına rağmen Nevlinski’nin yakın çevresine girmesine izin vermişti. Herzl tüm enerjisini Nevlinski aracılığıyla Sultan’la temas kurmaya harcadı. O dönemde Ermeniler 1894-1896 Ermeni katliamlarının mağdurları olarak Avrupa basınının ön sayfalarında geniş yer buluyordu. Abdülhamid’den “Kızıl Sultan”, “Lanet Abdül” diye bahsediliyordu.

ERMENİLERİN TEPKİSİ
Mayıs 1896’da Nevlinski Herzl’e, Avrupa basınında nüfuz sahibi Yahudileri seferber ederek Ermenilerin Abdülhamid’e karşı başlattığı karalama kampanyalarını susturmak için girişimlerde bulunursa, kendisini Abdülhamid’le tanıştırmayı vaat etti. Benzer bir teklif aynı günlerde İstanbul’da yayımlanan Osmanische Post gazetesinin editörü Dionys Rosenfeld’den de gelmişti. Hatta Herzl’in aklına Osmanlı borçlarını kapatma karşılığı Filistin’de Yahudi yerleşimi izni alma fikrini ilk Rosenfeld sokmuştu. Ancak Herzl Avrupa basınını etkileme fikrini ne kendi arkadaşlarına ne de Londra ve Paris’te temas kurduğu Ermeni çevrelerine kabul ettirebildi. Daha doğrusu Ermeniler Abdülhamid’e de Herzl’e de güvenmiyorlardı. Öte yandan İngiliz gazetelerinde bu pazarlıkların Yahudileri de aynen Ermeniler gibi tehlikeye soktuğuna dair yazılar çıkmaya başladı. Gerilim tırmanınca sabık başbakan Lord Salisbury gazetelerin kulağını çekti, çünkü Ermeni meselesinin yumuşak biçimde halledilmesini ve İngiliz-Osmanlı ilişkilerinin düzelmesini istiyordu. Ancak Herzl’in görüşme talebini de kabul etmemişti.
Bu durum Herzl’in İstanbul’a gidip bizzat Abdülhamid’le buluşmaya karar vermesine kadar sürdü. Herzl ve Nevlinski 15 Haziran 1896’da Şark Ekspresi’yle Viyana’dan İstanbul’a doğru yola çıktılar. Yol boyunca ihtiyaç duyacaklarını hesapladıkları 20 milyon poundu (2 milyonu Filistin’i satın almak için, 18 milyonu da Osmanlı idaresini Düyun-u Umumiye’den kurtarmak için) nereden bulacaklarını konuştular. Güzel bir tesadüfle trenin yemek vagonunda Abdülhamid’in mutemet adamları olan Ziyad Paşa, Kara Theodori Paşa ve Tevfik Paşa ile karşılaştılar. Nevlinski Herzl’i onlara takdim etti. 18–29 Haziran 1896 günleri arasında İstanbul’da kalacak olan Herzl şöyle yazmıştı günlüğüne:
"Eğer Majeste Sultan, Filistin’i bize verirse, Türkiye’nin mali durumunu bütünüyle eski muntazam haline dönüştürmeyi taahhüt edeceğiz. Avrupa için ise bu bölgede Asya’ya karşı bir siper, barbarizme zıt, medeniyetin ileri bir karakolu olacağız. Bütün Avrupa ile tarafsız bir devlet statüsünde ilişki kuracağız. Varlığımızla bunu garanti edeceğiz. Hıristiyanlarca kutsal yerlere ulusal yasalarca tanınan, özel bir statüde, emniyet içinde hizmet götürülecektir. Varlığımızla bu görevin tamamlanmasını sağlayan onur muhafızlığını şekillendirmeliyiz. Bu onur muhafızlığı, 18 asırdır süregelen Yahudi acılarını meydana getiren Yahudi Sorunu’nun çözümünün harika bir sembolü olacaktır."

BİR KARIŞ TOPRAK BİLE SATMAM!
Anlattığına göre Herzl, sadece Abdülhamid’in kilit adamları Sadrazam Halil Rıfat Paşa ve oğlu Cevad Bey ile Sultan’ın özel kalemi İzzet Bey ile tanışabilmişti. Bu kişiler kendisine Kudüs’ün kesinlikle Osmanlı idaresinde kalması gerektiğini söylemişler ama Filistin’in geneli hakkında yuvarlak laflar etmişlerdi. Ertesi gün Halil Rıfat Paşa, “Filistin geniş bir yer, siz hangi parçasını düşünüyorsunuz?” diye sormuştu. Herzl bunu yalnızca Sultan’la konuşabileceğini söylemişti. Ancak bu görüşme gerçekleşmediği gibi Abülhamid’in teklifi kesin bir dille reddettiği kendisine bildirilecekti. 21 Haziran’da bir kez de Nevlinski anlatmaya çalıştı Herzl’in önerisini.

"YENİ MUSA"
Herzl bu olumsuz cevaptan ümitsizliğe kapılmamıştı, aksine ilk kez Sultan’la temas kurabildiği için (kendisine Nevlinski aracılığıyla bir de Mecidiye Nişanı takdim edilmişti) mutluydu. Yahudiler de mutlu olmalılardı çünkü İstanbul’dan ayrılarak sonraki durağı Londra’ya giderken Sofya’dan başlayarak Yahudiler istasyonlarda onu “Gelecek yıl İsrail’de!” diyerek selamlamıştı. Adeta “Yeni Musa” mertebesine çıkan Herzl, bu coşkuyla Londra ve Paris’te etkili şahsiyetlerle bir dizi görüşme yaptı. Amacı emekli Alman Şansölyesi Bismark’ı Ermeni komitacılar ve İngiliz gazetecilerle (bunlardan biri de Abdülhamid’in hizmetinde olan Sidnay Withman’dı) buluşturmak ve Ermenilerle Abdülhamid’in arasını bulmaktı. Ancak Bismark mektubuna cevap bile vermedi. Baron Rothschild, bir kitlesel göçe uygun şartların ortaya çıkacağını inanmadığını, dahası Filistin’e böylesi bir göçün mevcut ticari kazanımları tehlikeye atabileceğini söyledi. Herzl’in günlüğüne “Ben iyi niyetimi gösteriyorum. Fakat onlar reddediyorlar!” diye yazmıştı.
Yine de Herzl’in çabaları kesintisiz devam etti. Nevlinski onun adına Bulgaristan Kralı Ferdinand’dan bir randevu aldı. Sofya, Paris, Viyana ve Londra’daki muhabirlere mektuplar yazdı. Nisan 1897’de Girit meselesi yüzünden Osmanlı-Yunan Savaşı patlak verince Herzl derhal Osmanlı yanlısı açıklamalar yaptı. Osmanlı İmparatorluğu’na yardım toplamaya girişti. Bu tavrı Ermeni çevrelerinin dikkatinden kaçmadı ve böylece “Ermeni kartı” masadan düştü.

BİRİNCİ SİYONİST KONGRESİ
Ancak Yahudi cemaati içinde olumlu gelişmeler vardı. Bazı din adamları, Filistin’de kurulacak bir devletin, Mesih’i beklerken Yahudilik ruhunun ayakta kalması için iyi bir durak olacağını düşünerek Siyonizme destek verince, Birinci Dünya Siyonist Kongresi 29 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplandı. Dünyanın dört bir yanından 200’ü aşkın delegenin buluştuğu Stadt Casino’nun konser salonu yarım yüzyıl sonra İsrail Devleti’nin bayrağını oluşturacak Davud kalkanının merkeze yerleştiği mavi beyaz çizgili flamalarla donatılmıştı. Herzl, kongre programını ve gayesini “Türk Sultanı”na selam ve saygı gönderen açılış konuşmasında kısaca şöyle özetledi: “Yahudi ulusunu omuzlayacak evimizin taşlarını üst üste koymak üzere buradayız!” Adeta kurulacak devletin hükümeti gibi yetkili üç kişilik (Theodor Herzl, Max Nordou ve David Wolffsohn) bir de komite seçildi. Kongrede Theodore Herzl hatıralarında şöyle yazmıştı:
"Basel’de ben bir Yahudi devleti kurdum. Eğer bunu yüksek sesle söylersem bana bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde veya kesin olarak elli sene sonra garantili olarak herkes bunu böyle bilecektir. Bir devletin kurulması, o devleti kurmak isteyenlerin iradelerine bağlıdır."
Kongre’de alınan kararlardan hoşnut olmayan Yahudiler hâlâ vardı. Örneğin Osmanlı Yahudileri adına Alliance İsraelite İdaresi[3] bu kararlara katılmadığı gibi Paris Alliance İsraelite İdaresi İstanbul’daki başkanları İzak Fernandez’e gönderdikleri bir mektupla Fransa Musevileri olarak kongre kararlarını reddettiklerini açıkladılar. Sadrazam Rıfat Paşa’ya yazılan mektupta da şöyle deniyordu:
"Son olaylar Osmanlı Yahudilerinin sadakat derecelerini ortaya çıkarmıştır. Bizim cemiyetimizin 'Siyonizm' taraftarlarıyla asla bir bağlantısı yoktur. Bizim işimiz, buralarda doğmuş veya sonradan gelmiş, Kudüs ile Osmanlı ülkesinin diğer yörelerindeki mezhepdaşlarımızın dertlerine çare bulmak, onlara sanayi ve eğitim alanında yardımcı olmaktır."


KAYZER'LE GÖRÜŞME
Ancak Herzl, II. Wilhelm’in 1898’de İstanbul’a, oradan da “Kutsal Topraklar”a yaptığı ziyarete katılmayı başardı ve bir fırsatını bulup Kayzer’e, Filistin’e yerleşme planını anlattı. Örtülü bir antisemitik olan Kayzer, “Şimdi bana tek kelime ile Sultan Abdülhamid’e ne söylememi istediğinizi açıklayınız!” dediğinde Herzl, “Almanya’nın himayesinde bir şirkete müsaade etmesi” yanıtını verdi. Halbuki bu cevap Basel’de dile getirilen hedeflerin yanında fazla mutevazıydı. Anlaşılan Herzl bir Yahudi devleti kurmaya çalıştığını söylemeye cesaret edememişti. Kayzer Herzl’e, “İnsanlarınız arasında, Filistin’e taşınması iyi olabilecek belli unsurlar var. Düşünüyorum da, örneğin Hesse tepesinde çiftçiler arasında aktif çalışan tefeciler bulunuyor. Eğer bunlar, sermayelerini alıp, kolonilere yerleşirlerse daha işe yarar hale gelebilirler” demiş, muhtemelen Abdülhamid’e de bu şekilde aktırmıştı konuyu. Ancak Abdülhamid daha ilk cümlelerde konuyu kestirip atmıştı. Buna rağmen Herzl hâlâ sultandan randevu almaya çalışıyordu. Bunu başaramadı ama 13 Ağustos 1900’da Dördüncü Siyonist Kongre geniş bir coşkulu bir katılımla Londra’da toplandı. Max Nordau dört gün süren toplantılar boyunca ısrarlı bir şekilde destekçilerine seslenmişti: “Bizler Sultan’dan [Abdülhamid] yakında izin alacağımıza umutluyuz ve organizasyon seçilmiş göçmenlerle devam edecektir.”

"CASUS" ARMINUS VAMBERY
Yavaş yavaş sağlığı bozulan Theodor Herzl, kongreden sonra, ikinci kongreden beri Siyonist harekete sempati duyduğunu hissettiği Profesör Hermann Arminius Vambery ile konuşmaya gitti. Ondan isteği, Filistin’e göçe izin vermesi için Abdülhamid’e bir mektup yazmasıydı. Herzl hatıratına şu satırları yazmıştı Vambery hakkında:
"Yetmiş yaşındaki bu aksak Macar Musevi’nin şahsında hayatımda gördüğüm en ilginç insanı tanıdım. Kitaplarını Alman dilinde yazan, 12 dili aynı mükemmellikle konuşan, daha fazla Türk mü, yoksa İngiliz mi olduğuna bir türlü karar veremeyen bu adam hayatında beş ayrı dine geçerek bunlardan ikisinde rahip oldu. Bunca dini bu kadar yakından tanıyınca ateist olması normal karşılanmalıdır. Şark ülkelerinden bana Binbir Gece Masalı gibi olayları anlattı, Sultan’la olan yakın ilişkisi gibi şeylerden bahsetti. Ayrıca bana ant içerek İngiliz ve Türk ajanı olduğunu söyledi. Macaristan’daki profesörlük unvanı sadece göstermelikmiş, Yahudi düşmanı bir toplumda yaşadığı bunca çileden sonra. Bana çok sayıda belgeyi gösterdi, bunlardan bazıları Sultan’ın kendi eliyle yazılmıştı, ancak Türkçe yazıldığı için okuyamıyordum ve içeriği hakkında bir şey diyemem. Oradayken yanımıza gelen William Hechler’i kaba bir şekilde yanımızdan kovdu, benimle yalnız kalmak istiyordu. Sözlerine şöyle başladı: 'Ben paranın peşinde değilim, zengin biriyim. Altından biftek yenmez. Çeyrek milyonum var ve sermayemin faizlerinin yarısını bile harcamıyorum. Size yardım edeceksem, dava uğruna yardım edeceğim.' Benden planlarımızın tüm detaylarını, para vs. hususlarını öğrenmek istedi. Sultan’ın kendisinden Avrupa basınında lehinde bir kamuoyu oluşması için çalışmasını istediğini söyledi. Bu konuda yardım etmemi istedi. Bense yarım ağızla yanıt verdim. Konuşurken arada konuyu değiştirip başına gelen, oldukça ilginç olayları anlattı. Benjamin Disraeli sayesinde İngiliz ajanı olmuş. İstanbul’da önceleri kahvehanelerde şarkıcı olarak başlamış, aradan geçen bir buçuk yıl içinde sadrazamla ahbap olmayı başarmış. İstese Yıldız Sarayı’nda konaklayabilirmiş. Ancak suikast kurbanı olmaktan korkuyormuş. Sultan’ın sofrasında, hem samimiyetten elleriyle yemek yiyormuş, ancak zehirlemekten korkuyormuş. Yüzlerce böyle ilginç şey anlattı. Ben ona dedim ki (…) Sultan’a beni kabul etmesini söyleyin, birincisi, basında ona değerli hizmetler sağlayabildiğim için, ikincisi sadece huzuruna çıkışımın bile onun Avrupa’daki itibarını yükselteceği için. Tercüman olarak onu tercih ettiğimi söyledim. Ancak yaz yolculuğunun meşakkatlerinden dolayı çekiniyor. Zamanım bittiğinde, benim için harekete geçip geçmeyeceği meçhul kalmıştı. Ancak vedalaşırken bana sarıldı ve beni öptü."
Vambery, faydasına inanmasa da Herzl’in mektubunu Abdülhamid’e ulaştırmıştı. Ancak o “parayı önemsemeyen” adam, hem beş bin altın avans almış hem de yapılması hayal edilen kredi anlaşmasında komisyon alacağına dair teminat istemişti. Herzl Vambery’den olumlu bir yanıt beklerken, 31 Ağustos 1900’de Abdülhamid’in tahta çıkışının yıldönümünü kutlayan bir tebrik telgrafı gönderdi. Bir ay sonra da Vambery, Mayıs 1901’de Sultan’ın onu kabul edeceği müjdesini verdi. Herzl, 17 Mayıs 1901’de cuma namazından sonra Yıldız Sarayı selamlığında Padişah’ın huzuruna çıktı. Mabeyn Tefrişatçısı İbrahim Bey’in tercümanlığı ile Abdülhamid’e Batı memleketlerinde ırkdaşlarının uğradığı haksızlıkları ve çektikleri zulümleri anlattı, Sultan’ın Yahudi tebaasına gösterdiği iyilik ve adaletten dolayı dünya Yahudiliğinin şükranlarını iletti. Ardından Mezopotamya’nın petrol yatakları, altın ve gümüş madenleri, mümbit toprakları ile son derece yüksek bir iktisadi potansiyelinin olduğunu tekrarladı. Eğer Padişah hazretleri, Yahudilerin Filistin’e yerleşimine izin verirse, Yahudilerin Osmanlı maliyesini Batı’nın vesayetinden kurtarabileceğini ve Türklerle birlikte seferber olarak Devlet-i Âliye’yi yeniden kalkındırabileceğini söyledi.

"SULTAN'IN PARA BULMASINI ÖNLEYİNİZ!"
İddiasına göre iki saatlik görüşme sırasında Abdülhamid ona nazikçe, “İmparatorluğun her zaman Yahudi yerleşimcilere açık olduğunu, daha yeni 15 bin Romanyalı Yahudi’nin, kendisinin izniyle ve yardımıyla Anadolu’ya yerleştirildiğini” söylemiş, Herzl’den ülkeye yeni kaynaklar yaratabilecek bir finansör bulmasını istemişti. Theodor Herzl günlüğüne Sultan’ın verdiği göreve dair hislerini, büyük buluşmadaki saray gözlemlerini, Padişah ile ilgili izlenimlerini ve aldığı kararları uzun uzun yazmıştı. Hiçbir söz ya da vaat içermediği halde Herzl’in gereğinden fazla ümitlendiği anlaşılıyordu. Sultan borçların birleştirilmesi için zengin Yahudilerin yardımını sağlayabileceği konusundaki arzularını dile getirdiğinde, Herzl aşırı heyecanlanmıştı. Aslında Herzl de Abdülhamid’e verdiği sözde samimi değildi çünkü o kadar parayı (konuşmada 1-1,5 milyon liradan söz edilmişti) toplaması mümkün değildi. Yine de Londra’ya giderek görüştüğü Baron Rothschild’e, “Sultan’ın bir yerden para bulmasını önleyiniz!” demişti. Herzl’e göre eğer başka yerden kredi bulamazlarsa Türkler Yahudilere mecbur kalacak, Filistin topraklarını göçe açacaktı. Rothschild, Türklere kredi verilmesini önlemeye gücünün olmadığını söylemiş, Herzl’in Filistin ısrarının “biraz fazla Yahudi” bulmuş, Uganda’yı önermişti. Herzl de “Sultan bana Mezopotamya’yı teklif etti, ben reddettim” demişti. Rotschild şaşkınlıkla bakmıştı yüzüne.
Herzl, ardından Rus Çarı’na, Amerikalı sanayici Andrew Carnegie’ye, Güney Afrikalı sömürgeci, devlet adamı ve mücevher firması De Beers’in sahibi Cecil Rhodes’a ulaşmaya çalıştı ama hepsinde başarısız oldu. Yine de 16 Aralık 1901’de başlayan Beşinci Siyonist Kongre’nin haberini veren The Manchester Guardian, “Dr. Theodor Herzl’in Yahudilerin Filistin’e kesin dönüşünü hiç bu kadar motivasyonlu bir şekilde istemediğini” yazmıştı. Nitekim Herzl, kongrede Osmanlı Sultanı ile görüştüğünü gurur duyarak defalarca duyurmuş ve onun Yahudilerin dostu olduğunu söylemişti, hatta toplantının ortasında aniden Abdülhamid’den geldiğini söylediği bir telgrafı okumuştu.
Kısa süre sonra Herzl’i ümitlere garkeden bir şey oldu. 5 Şubat 1902’de Yıldız’dan “Lütfen projelerinizi açıklamak üzere derhal İstanbul’a geliniz. İbrahim” yazan bir telgraf aldı. Hemen İstanbul’a giden Herzl, Arap İzzet Paşa’dan Sultan’ın Osmanlı vatandaşlığını kabul etmeleri ve Filistin dışında bir yere yerleşmeleri şartıyla Yahudi göçüne sıcak bakıldığını, buna karşılık Yahudi zenginlerinin Osmanlı borçlarını ödemesinin beklendiğini öğrendi. Ancak her zaman olduğunu gibi Filistin haricindeki her türlü teklifi reddetmeyi adet haline getirmiş olan Herzl büyük umutlarla geldiği İstanbul’dan yine eli boş döndü.

SİNA VE UGANDA DENEMELERİ
Herzl bu arada Britanya ile Sina Yarımadası (El Ariş) için görüşmeler yapmış ama su kıtlığı gibi nedenlerle bundan vazgeçilmişti. 19-20 Nisan 1903’te, Ukrayna’nın Kişinev şehrinde Yahudilerin iki çocuğu öldürdüğü iddialarıyla başlayan pogroma rağmen Fransa, herhangi bir Avrupa devleti tarafından tek yönlü olarak Filistin’de bir Yahudi devletinin destekleneceği ilan edilecek olursa, Suriye kıyılarında demir atmış Fransız donanmasını harekete geçireceği tehdidini savurunca, 23 Nisan 1903’te Herzl’le görüşen Birleşik Krallık Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain Herzl'e şunları söyledi:
"Gezim süresince senin için bir toprak buldum: Uganda! Deniz kıyısında sıcak bir yer. Fakat içerlere doğru gittikçe havası Avrupalılar için ideal de. Orada şeker ve pamuk yetiştirebilirsiniz. Dolayısıyla şunu düşündürdüm: Bu toprak Dr. Herzl için olabilir. Fakat o yalnızca Filistin’e ve çevresine gitmek istiyor!" Herzl, Chamberlain’in bu sözlerini, “Evet, Filistin’e gitmek zorundayım!” diyerek yanıtlamıştı.

HERZL'İN ÖLÜMÜ
Herzl, 12 Aralık 1903’te İzzet Bey’e bir mektup yazarak biraz ümitsiz bir dille Abdülhamid’den hâlâ cevap beklediğini hatırlattı. Ümitsiz olmakta haklıydı, nitekim bu sefer cevap alamadı. Herzl Yahudilere Filistin’de bir “ev kuramadan”, 3 Temmuz 1904’te hayata gözlerini yumdu.
Bütün bu tecrübelerin ışığında, Herzl’in yerini alan Haim Weizmann 1904’ten itibaren Britanyalı kanaat önderlerine Siyonizm davasını anlatmaya koyuldu. Bu çabalarının meyvesini çok değil, 13 yıl sonra Balfour Deklarasyonu ile toplayacaktı…

[1] Dreyfus Davası’nı Osmanlı Yahudileri de günü gününe izlemişlerdi. Özellikle 13 Ocak 1898 günlü L’Aurore gazetesinde çıkan “İtham ediyorum” (J’accuse!) başlıklı açık mektubu ile davanın seyrini etkileyen Emile Zola bir yıl hapis ve para cezasına çarptırıldığında, Selanik’teki Yahudi cemaatinden 5 bin kadar seçkin kişinin katılımıyla, 32 sayfalık bir albüm hazırlanmış, bir heyet albümü Paris’te 10 Mayıs 1898’de Emile Zola’ya takdim etmişti. Meclis-i Mebusan’ın Ermeni mebuslarından Krikor Zohrap da, Dreyfus Davası için bir savunma hazırlamış ve bunu Paris’teki Yahudi Savunma Komisyonu’na sunmuştu. Aynı şekilde dava boyunca Jön Türk basında dava hakkında yazılar çıkmıştı.
[2] Kelime anlamıyla “semitik ırklardan” yani Araplardan ve Yahudilerden nefret etmek anlamına gelmekle birlikte başlangıcından itibaren Araplara karşı benzer bir nefretle davrandıkları için “semitik” saymayan kesimler tarafından sadece “Yahudilerden nefret etmek” anlamına kullanılmıştır.
[3] 1860’ta Fransa’da kurulan Alliance Israélite Universelle, Yakındoğu’daki Yahudileri aydınlanmaya ulaştırma amacıyla Evrensel Yahudi Birliği tarafından kurulmuş, Fransızca seküler eğitim veren okullar açan bir örgüt idi. Bu örgüt Osmanlı İmparatorluğu topraklarında da birçok okul açarak yerleşik Yahudilerin eğitimine katkıda bulunmuştur.

1917 BALFOUR DEKLARASYONU VE "YAHUDİLERE BİR YURT"
Herzl Yahudilere Filistin’de bir “ev kuramadan”, 3 Temmuz 1904’te hayata gözlerini yummuştu ama 27 Temmuz 1905’te düzenlenen Yedinci Siyonist Kongre’de hâlâ Abdülhamid’in Filistin’i bağışlayacağına dair ümitler dile getiriliyordu, çünkü Rusya’da Yahudilere saldırılar devam ediyordu. Sonunda Nachman Syrkin’in temsil ettiği Sosyalist Siyonistler ve Israil Zangwill’in temsil ettiği İskân Teşkilatı, Yahudilerin Filistin ısrarının onlara zarar verdiğini ve Yahudi sorununun çözümünü ertelediğini ilan ettiler. Onlara göre önemli olan, Yahudileri bir an evvel zulüm gördükleri ülkelerden kurtararak yeniden rahat ve özgür bir yaşama kavuşabilecekleri yerlere nakletmekti. Bu açıdan, pekala daha önce reddedilen Uganda olabilirdi. (Halbuki Uganda’ya gönderilen heyetin raporu da olumsuzdu. Bölge vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûndu.) Ancak geç kalmışlardı, İngiliz Hükümeti, Afrika’daki yerel komiserliğin eleştirileri nedeniyle Uganda önerisini geri çekmişti.
Bu durum Siyonist hareketi ikiye böldü. Nachman Syrkin’in temsil ettiği Sosyalist Siyonistler ve Israil Zangwill’in temsil ettiği İskan Teşkilatı nerede olursa olsun İsrail devletinin kurulması için çalışmaya başladılar. (Arjantin, Kanada hatta Texas gibi seçenekler üzerinde durulmuştu.) Ancak Herzl’in yerini alan Haim Weizman işi sağlama aldı ve 1904’ten itibaren Britanyalı kanaat önderlerine Siyonizm davasını anlatmaya koyuldu.
Birinci Dünya Savaşı arifesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, hem Büyük Devletler’e, hem Siyonistlere hem de Arap milliyetçilerine büyük cesaret vermişti. Aslında nüfus dağılımına bakıldığında 1914’te Filistin’deki durum Herzl’in 1896’dan itibaren formüle ettiği Siyonist argümanlara hiç uygun değildi. Değişik kaynaklara göre, bölgede 525 bin ila 683 bin Müslüman’a karşılık, 40 ila 80 bin arasında Yahudi yaşıyordu. Bu nedenle Siyonistlerin bütün çabası, Büyük Devletler’in Filistin’e göçe izin vermesi ve desteklemesine yönelikti. General Allenby’nin birliklerinin Kudüs’e girmesinden kısa süre önce, Weizmann ve arkadaşları 13 yıllık çabalarının ödülünü almayı başardılar.

BİR SAYFALIK TARİHİ MEKTUP
Bu ‘ödül’ 2 Kasım 1917’de Britanya’daki Lloyd George Kabinesi’nin Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, Britanya Parlementosu’nun Yahudi asıllı üyesi Lord Walter Rothschild’e yazdığı kısa bir mektuptu. Sadece Ortadoğu değil dünya tarihinin de yönü değiştiren bu bir sayfalık mektupta şöyle deniyordu:
“Majestelerinin Hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyarım ki, Yahudi Siyonist emellere sempatiyi belirten ekteki deklarasyon kabineye sunulmuş ve kabul edilmiştir. Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudiler için bir milli yurt kurulmasını uygun görmekte olup bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Şurası açıkça anlaşılmalıdır ki, Filistin’deki Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve Yahudilerin diğer ülkelerde sahip oldukları hak ve politik statülerine halel getirebilecek hiç bir şey yapılmayacaktır. Bu deklarasyonu, Siyonist Organizasyon’un bilgisine sunarsanız müteşekkir olurum.”
Dikkat edileceği gibi resmi adıyla ‘Deklarasyon’da kullanılan dil zaman içinde herkesin kendi arzularına göre yorumlanmasına olanak verecek kadar muğlaktı. Örneğin ‘Filistin Yahudilerin milli yurdudur’ denmiyordu bunun yerine ‘Filistin’de Yahudilere bir milli yurt’ kurulmasından söz ediliyordu. Bunu Yahudiler Filistin’de bir ‘devlet kurmak’ olarak okuyacaklardı.
Bunu telafi etmek için, Yahudi olmayan topluluklardan söz ediliyordu ama Filistinlilerin adı anılmıyordu. Yahudi olmayan toplulukların gözetilecek hakları ‘vatandaşlık hakları’ ve ‘dini haklar’ olarak tarif edilirken, Yahudilerin hakları ‘politik statü’ gibi daha farklı bir terimle tarif ediliyordu.
Bu beyanı yapan Britanya’nın Filistinle ne tarihte, ne o dönemde hiçbir ilişkisi yoktu. Hakkında beyanda bulunulan Filistin, hukuken ve fiilen Osmanlı toprağıydı.
Mr. Balfour Lord Rothschild’den mektubu Siyonist Organizasyona iletmesini rica etmişti ama Siyonist Organizasyon kimleri temsil ediyordu belli değildi.
Kısacası mektup İngiliz diplomatik zekasının seçkin(!) bir örneğiydi.

KUDÜS'ÜN DÜŞMESİ
Balfour Deklerasyonu’nun ilanından 39 gün sonra, 11 Aralık 1917 günü, General Allenby komutasındaki İngiliz ve Arap birlikleri Kudüs’ü Osmanlılardan teslim aldılar. Bunu Osmanlı birliklerinin Suriye cephelerinde yenilgiye uğratılması izledi. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondoros Mütarekesi ile tüm Filistin, Britanya’nın kontrolüne bırakıldı. Böylece yukarıdaki sorulardan ikisi cevaplanmış oldu: Britanya, ilerde kendisinin olacağından emin olduğu bir toprak hakkında beyanda bulunmuştu.
Siyonistler Britanya’nın “Yahudilere Filistin’de bir yurt kurulması” derken, bir devlet kurmaktan bahsetmediğini kısa sürede anladılar ama koşullar uygun olmadığı için sineye çektiler. Hatta Siyonist önderlerden Nahum Sokolow bir adım daha ileri gitti ve “Bazıları deklarasyonun bağımsız bir Yahudi devleti kurulmasını amaçladığını söylüyor. Hâlbuki Yahudi Devleti hiçbir zaman Siyonist programın bir parçası olmamıştır” dedi.
Ardından Britanya yetkilileri, Mekke Şerifi Hüseyin’i temin ettiler ki Yahudi yerleşimlerine sadece Arap nüfusun ekonomik ve politik özgürlükleri ile uyumlu olduğu sürece izin verilecekti. Şerif Hüseyin böylece Filistin'e Yahudi göçünün sürmesine izin verdi.

FAYSAL-WEIZMANN ANLAŞMASI
3 Ocak 1919’da geleceğin düşman kardeşleri, Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’la Haim Weizmann Akabe’de buluştular. Faysal’a İngilizler tarafından vaat edilen Irak ve Suriye’de kurulacak Arap Devleti ile Filistin’de kurulacak Yahudi yurdu hakkında konuştular. Ardından bir deklarasyon imzaladılar. Buna göre Yahudilerin Filistine göç etmesini teşvik etmek ve canlandırmak için gerekli tüm tedbirler alınacak, mümkün olan süratle Yahudi göçmenler birbirine yakın yerleşim alanlarına iskân edileceklerdi. Bu tedbirler alınırken, Arap köylülerin ve araziyi kiralayanların hakları korunacak ve ekonomik gelişimlerini sağlayacak şekilde yardımda bulunulacaktı.
Ancak 6 Temmuz 1919’da toplanan Büyük Suriye Kongresi’nde, Faysal’dan daha tercübeli Arap milliyetçileri bu kadar yumuşak davranmadılar. Kongre, “Yahudi yurdu” ile “Yahudi devleti”nin aynı şey olmadığını, Siyonist Organizasyon’u tanımadıklarını, buna karşılık Suriye ve Filistin’de yaşayan Yahudilerin diğer vatandaşlarla eşit sorumluluk ve haklara sahip olacaklarını ilan etti. Kongre ayrıca, Yahudilerin Filistin’e, bir deniz kavmi olduğu sanılan Filistîlerden daha sonraki bir tarihte gelmesini ima ederek “Yahudilerin iki bin yıl önce bu topraklarda işgalci olmalarından doğan haklarını tanımayacaklarını” belirtti.
Kongre’de söylenenleri dinleyen Arthur Balfour, 11 Ağustos 1919 tarihinde Britanya Hükümeti’ne verdiği memorandumda şöyle demişti:
"Dört Büyük Devlet, Siyonizme taahhütte bulundular. Siyonizm, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü, kökü asırlarca geriye giden bir geleneği, bugünkü ihtiyaçları, gelecekteki umutları temsil ediyor ve bu antik topraklarda yerleşik bulunan 700 bin Arap’ın arzuları ve önyargılarından daha derin bir önemi ifade ediyor."

DEKLARASYON NEDEN YAPILDI?
Balfour Deklarasyonu’nun baş mimarlarından Sir Mark Sykes’ın oğlu Christopher Sykes, Crossroad to Israil (Londra, 1965) adlı eserinde “Kimse Balfour Deklerasyonu’nun niye yapıldığını bilmez” diye yazmakta haklıydı. Mark Sykes 1919’da gripten öldüğünde Christopher Sykes henüz 12 yaşında olduğu için cevabı bilmiyor olması doğaldı. Halbuki pek çok kişi, o sırada Manchester Üniversitesi’nde kimya profesörü olan Haim Weizmann’ın, Britanya donanmasının kullandığı dumansız barutun (cordite) imalatında kullanılan asetonu, bakteriyel fermantasyon yolu ile imal etmeyi başardığı için ödüllendirildiğini ileri sürer. Bunu düşündüren bir ifade Lloyd George’un War Memoirs (Londra, 1936) adlı eserinde vardır. Ancak Weizmann özel bir sohbetinde, bu efsaneye ilişkin şu ironik açıklamayı yapmıştı: “Herkes benim büyük bir kimyager olduğumu söylüyor. Tam bir saçmalık. Ama eğer Siyonizm davasına hizmet ettiysem, bu iddiayı kabul edebilirim.” (1948'de İsrail devleti kurulduğunda Cumhurbaşkanı olan ve bu görevini öldüğü 1952'ye kadar yürüten) Weizmann haklıydı, çünkü bulduğu yöntemle aseton üretmek pek mümkün olmamıştı. Ancak, mümkün olsaydı bile, Britanya’nın bir avuç aseton karşılığı emperyal çıkarlarına uymayan bir adım atması beklenemezdi.

Mark Sykes (Solda) ve Francois Georges-Picot



BİRİNCİ SENARYO: SYKES-PICOT'UN TELAFİSİ Mİ?
Bugün savaş dönemine ait belgeleri ve hatıratları inceleyen araştırmacılar esas olarak iki senaryo üzerinde duruyor. Bunlardan ilki çok bilinen bir senaryo: 16 Mayıs 1916’da Britanya adına Sir Mark Sykes ile Fransa adına George Picot’un imzaladığı gizli Sykes-Picot Antlaşması’na göre Ortadoğu, Fransa ve Britanya’nın otorite alanlarına ayrılıyor, Filistin de Fransa’nın payına bırakılıyordu. Bu durum, Britanya’nın hoşuna gitmiyordu çünkü bu hat, Britanya’nın sömürgelerine giden Hindistan Yolu’nu Rusya’ya ve Fransa’ya karşı korumak açısından çok önemliydi. Ancak 1915’in Nisan ayında Gelibolu’nda yaşanan hezimetten sonra, Britanya, Fransız müttefiklerine daha bağımlı hale gelmişti ve Filistin’i Fransızlara bırakmak zorunda kalmıştı. Söz konusu anlaşmanın mimarı olan Mark Sykes ise bu tavizden dolayı ‘günah keçisi’ ilan edilmişti. Britanya, Balfour Deklarasyonu aracılığıyla, Filistin’de Fransızların temsil ettiği Hıristiyan çıkarları ile Müslüman çıkarları arasında bir denge kurmak istemiş olabilirdi. Mark Sykes’ın deklarasyonun ateşli taraftarı olmasının nedeni, muhtemelen Sykes-Picot Antlaşması’nı telafi etmek istemesiydi.
Bu tezin zayıf yanı, Britanya’nın aynı zamanda Haşimi Ailesi (Mekke Şerifi Hüseyin ve oğulları) aracılığıyla Arap kartını da oynamasıydı. Bilindiği gibi, Britanya’nın Siyonistlere verdiği bu taviz, Araplara karşı durumunu güçleştirmiş, Britanya 1947’ye kadar, Filistinlilerle Siyonistlerin arasında dengeyi sağlamakla uğraşmıştı.




İKİNCİ SENARYO: ANTİSEMİTİST ÖNYARGILARIN ÜRÜNÜ MÜ?
İkinci senaryoya göre, Balfour Deklarasyonu, Britanya’nın Ortadoğu politikalarından çok, Avrupa’daki savaş politikalarıyla ilgiliydi. Çünkü Nisan 1917’den itibaren Britanya savaşta zorlanmaya başlamış, ABD’nin İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa girmesi, Rusya’nın savaştan kopmasının engellenmesi, Fransızların Filistin’den uzak tutulması ve Almanların Siyonistlere çengel atmasının önlenmesi büyük önem kazanmıştı.
Bu hedeflerin ortak noktası Yahudilerdi. Öncelikle Britanya Yahudileri, kendi Yahudilerine pogrom’lar düzenleyen ‘Yaşlı Otokrat’ Rusya ile ittifak yapılmasına karşı çıkıyordu. Bu tepki, Rusya, Romanya’nın Karpatlar bölgesindeki ve Polonya’daki Yahudileri sürmeye başladığında zirveye çıkmıştı. Aynı gerekçelerle Avrupalı ve Amerikalı Yahudi finansörlerden bazıları Rusya’daki Romanov Hanedanı’na kredi açmayı reddetmişlerdi. Ama daha kötüsü, Britanya Dışişlerine akan bir dizi istihbarat raporuna bakılırsa, Rusya, Polonya ve Romanya Yahudileri Almanların beşinci kolu gibi çalışıyordu. Benzer bilgiler İstanbul’daki konsolosluktan da gelmişti. Herzl, II. Abdülhamid ve Kayzer II. Wilhelm arasındaki görüşme trafiği, Siyonistlerin de Alman yanlısı politikalara yakın olduğunu düşündürmüştü.
Bu algı kadim önyargıya, yanlış istihbarata, tek yanlı değerlendirmelere dayanıyordu. Çünkü Rusya Yahudileri Bund Hareketi dışında Menşevikleri destekliyordu ve devrimden sonra savaşın devamından yana tavır almışlardı. Rothschild ailesinin bazı üyeleri Yahudi devleti fikrine karşıydı. Ancak sonuçta Britanya Dışişleri yetkililerinin kafasında, ister Britanya’da, ister ABD’de, ister Rusya’da, ister Osmanlı ülkesinde olsun birbiriyle bağlantılı, uyumlu politikalar güden, varlıklı, güçlü, Britanya’ya düşman, Alman yanlısı bir Yahudi imgesi canlanmıştı. Savaşı kazanmak için “dünya Yahudilerinin kazanılması gerektiğini” düşünmüşlerdi. Deklarasyonu yayımlarken, Siyonistlerin “dünya Yahudilerini temsil ettiğine” inanmaları, Britanyalı yöneticilerin naifliğinden mi yoksa Weizmann, Sokolow, Samuel gibi Siyonist liderlerin becerisinden mi kaynaklandı sorusuna gelince, “her ikisi de” demek doğru olur.
Bu senaryoyu savunanların ima ettiği ilginç nokta, Balfour Deklarasyonu’nun Britanya’nın Yahudi sevgisinden değil, modern antisemitizmden (yani Yahudilere karşı ırkçı nefretten) doğduğuydu. Bu senaryoya göre arka planda, Yahudilerin dünyayı kendi amaçları uğruna kolektif bir şekilde yönetmek için komplolar kuracaklarına ilişkin kadim korkunun yatıyordu. Bu iddiayı destekleyen bir husus, Balfour Deklarasyonu’nu hazırlayan Balfour, Sykes, O’Beirne, Ormsby-Gore, Wickham-Steed gibi kadroların aslında antisemitik kişiler olmalarıydı. Bu tabloya uymayan tek kişi Başbakan Lloyd George’tu ama bazı araştırmacılar aslında onun da ‘inceltilmiş’ bir anti semitik olduğunu söylerler. Eğer bu analiz doğruysa, Siyonizmin babası Theodor Herzl’in "Avrupa’nın anti semitikliği, İtilaf Devletleri’nin bir Yahudi devleti kurulmasına ön ayak olmasında temel itici güç olacak" öngörüsü doğru çıkmıştı.

İÇERİDEN İTİRAZ SESLERİ
İlginçtir, Balfour Deklarasyonu’na en büyük muhalefet Britanya Hükümeti’nin Hindistan’dan Sorumlu Bakanı Yahudi kökenli Edwin Montagu’den gelmişti. Montagu’ye göre bir Yahudi devletinin kurulması, Yahudilerin halen yaşadıkları ülkelere sadakatlerinin sorgulanmasına neden olabilirdi. Bu da yeni bir antisemitizm dalgası demekti. Montagu dünyanın değişik ülkelerinde eşit vatandaşlar olarak yaşamak yerine, Filistin’de Siyonist bir gettoya kapatılmanın tercih edilemeyeceğini söylüyordu. Montagu’nün temsil ettiği kesimler Yahudilerin tarih boyunca başlarına gelenlerden kalkarak, aynı şeyi Filistinlilere yapmanın, yani Filistinlilerin haklarının yok sayılmasının ahlaki olarak ne anlama geldiğinin farkındaydılar. Ama ne Siyonistler ne de İngiliz karar alıcılarının ahlaki kaygılarla kaybedecek vakit yoktu, çünkü önlerinde yürünmesi gereken çok uzun ve zahmetli bir yol vardı...

Ayşe Hür






* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________



10 Eylül 2023 Pazar

izmir'in İstirdatı (*) ve Metropolit Hrisostomos'un Linci... / Ayşe Hür


İzmir'in İstirdatı (*) ve Metropolit Hrisostomos'un Linci...


Ayşe Hür


Karahisar düşdükten sonra Akhisarlı Ermeniler ve Rumlar Kırkağaçlı Hıristiyanlar’ın yaptığı gibi kendilerini İzmir’e veya başka liman şehirlerine atsalardı. Her gün, rıhtıma gelen mülteciler arasında Akhisar’da arkada bıraktığımız sevdiklerimizi boşuna arıyoruz! Annem, biraderim ve ailesi, kayınvalidem, kayınbiraderim ve ailesi ile karımın teyzesi, toplam on kişi… Günler geçtikçe, yeni gelen insanlardan Akhisar hakkında korkunç haberler alıyoruz! Akhisar’ın Kemalist askerlerce işgalinden sonra, karımın biraderi Hagop’un diğer Ermeni ve Rum şüphelilerle asıldığını; genel bir katliam yapıldığını; erkeklerin tümünün makineli tüfekle öldürülecekleri Manisa yakınlarında ki, Gediz Irmağı kıyısına götürüldüğünü, kadın ve çocukların kent içinde kıyıma uğradığını; genç kadın ve kızların tecavüze uğradığını ve yüksek rütbeli Türkler’in evlerinde ala konduklarını; askerlik yaşı gelen gençler Manisa’ya gönderilirken, yaşlıların iç vilayetlere sürgüne gönderildiğini ileri süren korkunç haberlerdi bunlar. Bu korkunç söylentiler ve haberler şu ya da bu ölçüde doğru, ya da abartılmış olabilirdi. Ama bir şey açık ve kesindi : Akhisar Hıristiyanları Türkler’le karşılıklı koruma anlaşması imzalayarak korkunç bir hata yapmışlardı. Onları korumayacaklarına dair, Türkler Kuran üzerine yemin ettiler ve Kemalist askerlerin kente ulaşmasını beklediler. Mahalleli Türkler, kendileri için tehlike sona erdiğinde, askerlerinde yardımıyla, yeminlerine inanacak kadar saf olan Hıristiyan nüfusa karşı her türlü acımasız fiili işlediler.


30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi'ne kadar Osmanlı ordusunda askeri doktor olan İzmirli Garabet Haçaryan (Aktaran Dora Sakayan, Bir Ermeni Doktorun Yaşadıkları, Garabet Haçeryan'ın İzmir Güncesi, Belge Yayınları, s. 95-96) böyle anlatmıştı İzmir'in istirdatının arifesinde yaşananları.
Halide Edib (Adıvar) ise Mustafa Kemal’in Uşak’tan İzmir’e yolculuğunu anlattığı Türk’ün Ateşle İmtihanı (Cumhuriyet Gazetesi hediyesi, internet yayını, 1998, sayfa numarasız) adlı kitabında durumu şöyle anlatır:
O gün, Alaşehir’in sarp yollarından inerken, güneş doğmuştu. Şehir adeta bir kül yığını gibi yanık sahalarla doluydu. İnsanların ve öküzlerin güçlükle çektikleri top arabalarının arasından atla geçmek zor oldu. Ne Yunanlılar ne de biz, ölülerimizi gömmeye vakit bulamamıştık. Türk ordusu, Türk şehirlerini ateşten kurtarmak için var hızıyla ilerliyor, Yunan ordusu ise, yaptığı bu tarihi yangınlardan süratle kaçıyordu. Türk ordusu şehirden şehire geçtikçe, hep bu yanık harabelerle karşılaşıyordu. Halk darmadağınık. Kadınlar aklını kaybetmiş gibi yerdeki taşları tırnaklarıyla ayırıyorlar. Halkın içinde korkunç bir kin hissediliyor. Cehennem dünyaya gelmiş gibi. İki millet, birisi yakıp yıkmış, ötekisi kurtarmak için hareket halinde. Hiç birisi öbür tarafa zerre kadar merhamet göstermiyor. Sırtın eteğinde hayvanların sulandığı bir çeşmenin başında durdum. Gözlerimi ve kirpiklerimi örten tozdan etrafımı göremiyorum. Gırtlağım tıkanmış gibi..."
Ardından Halide Edip ve birlikler, 18 kurşun yarasına rağmen hayatta kalmayı başaran mucizevi asker Kemaleddin Sami Paşa’yla Salihli’ye doğru yola koyulurlar. Yolda İzmir Körfezi’ne demirlemiş olan Edgar Quinet zırhlısından bir mesaj alan Mustafa Kemal’e, İzmir’i Türk ordusuna teslim etmek istediklerini söyleyen konsoloslar, görüşmelere hangi kumandanın gönderileceğini sormaktadırlar. “Kimin şehrini kime veriyorlar!” diye bağırır Mustafa Kemal.



YÜZBAŞI ŞERAFETTİN BEY

Mustafa Kemal, yorgun ordunun konakladığı Nif’in (şimdi Kemalpaşa) biraz ilerisindeki Belkahve’den İzmir’e bakarken de yabancı harp gemileriyle dolu körfeze ve Anadolu şehirlerinin aksine tek bir dumanın bile tütmediği şehre uzun uzun baktıktan sonra yanındakilere, “Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm” demişti. Yunan ordusunun acele ile terk ettiği İzmir’in içi karmakarışıktı. İzmir’e ilk giren saat 8.30 civarında 5. Kolordu kıtaatından 4. Süvari Komutan Muavini Yüzbaşı Şerafeddin Bey idi.
İstanbul’da yayımlanan Djagatamart adlı Ermenice gazetenin 19 Eylül 1922 tarihli nüshasında, 16 Eylül’de İzmir’den ayrılan bir Ermeni genç böyle anlatmıştı o günü:
9 Eylül [1922] cumartesi öğleden sonra Türk süvarileri İzmir’in Kordon boyunda dörtnala, kılıçları çekilmiş vaziyette şehre girdiler. Onlar şehre girerken, önlerinden çevredeki Rum vatandaşlar korkuyla kaçmaya çalışıyorlardı. Yunan askerleri de elbiselerini çıkarıp silahlarını atıp kaçışıyorlardı. Gece Türk askerleri ve silahlı çapulcular karşılarına kim çıkarsa, Rum veya Ermeni yakalayıp belirsiz bir yere götürmeye başladılar. Halk sabaha kadar süren silah sesleri arasında geceyi geçirdi. Pazar sabahı silahlı çapulcular ve askerler çarşıya daldılar ve arabalara, atlara, sırtlarına ne varsa koyup Türk mahallesine taşıdılar. Akşama doğru aynı durum Haynots’da (Ermeni mahallesinde) tatbik edildi. Araştırma ve soruşturma yapmak gerekçesiyle evlere giriliyor, evlerde ne varsa soyulup talan ediliyordu. Karşı koyanlar da öldürülüyordu.
Bu kargaşa içinde 10 Eylül günü İzmir’e gelen Mustafa Kemal’e önce Karşıyaka’da bir köşk hazırlandı; sonra Bornova’daki bir köşke yerleştirildi. O gün Mustafa Kemal’e tekmili Vali Vekili “Sakallı” Nureddin Paşa verdi. Önlerindeki masada değerli taşlarla süslenmiş bir kılıç duruyordu. Bu kılıç, İzmir’e girecek ilk süvari komutanına verilmek üzere Buhara Cumhuriyeti tarafından gönderilen üç kılıçtan biriydi. Kılıç törenle Yüzbaşı Şerafeddin Bey’e verildi. (Ayrıca Beyrut eşrafından Yahudi bir esnaf olan Misbah Efendi de, İzmir'e ilk girecek kahraman verilmek üzere 500 altın lira ödül koymuştu. Bu ödül de Şerafeddin ve yardımcısı Zeki yüzbaşılar arasında paylaştırılmıştı.)
Ordu mensupları ve İzmir’in ileri gelenleri onu karşılarında görünce biraz şaşırmışlardı. Çünkü henüz gelmesini beklemiyorlardı. Şaşkınlık geçince büyük bir coşku yaşandı. Hoş geldin demeye gelenler, çiçekler, çelenklerle süslü bir sofrada yenilen yemek, alkışlar, “Yaşasın!” sesleri… Ancak birden silahlar patladı ve Mustafa Kemal arkada bir odaya kapandı. Kapıyı kapatmadan önce de Ruşen Eşref’e sert bir şekilde ne olduğuna bakmasını emretmişti. Bir süre sonra anlaşıldı ki, Türk ordularının önünden kaçan Yunanlıların bir bölüğü şehrin girişinde “Çolak” İbrahim Bey’in emrindeki Türk birliği ile karşılaşmış ve silahlar çekilmişti.



HRISOSTOMOS LİNÇ ETTİRİLİYOR

Nureddin Paşa’nın daveti üzerine, işgal yıllarında doğal olarak Yunanlılarla işbirliği yapan İzmir Rum Metropoliti Hrisostomos, yanında Belediye Meclisi Üyesi Klimadoğlu, Çürükçüoğlu Nikolaki, Sarraf Yanko ve Timoleon Efendi ile birlikte vilayet konağına gelmişti. Aslında Metropolit, İzmir’in geri alınmasından önce pekâlâ kaçabilirdi ancak kaçmamıştı. Anlaşılan fazla iyimserdi.
Bundan sonrasını Fahrettin (Altay) Paşa, Görüp Geçirdiklerim, On Yıl Savaş ve Sonrası, 1912-1922 (İnsel Yayınları, 1970, s. 360-361) adlı hatıratında şöyle anlatmıştı:
"İzmir’in ileri gelenleri hükümet konağına gelerek gazi ye saygılarını sunuyorlar, çeşitli milletlerin ruhanî başkanları da geliyorlardı, bunların arasında RUM METROPOLİTİ HIRlSTOSTOMOS’un bir rum meclis azası ile beraber arzı tazimat için geldiğini haber vermişlerdi.
Büyük üniforması ve bastonu ile merdivenlerden çıkmakta olan Hıristostomos’u gören Kolordu Adli Müşaviri MÜNİR (KOÇAÇITAK) polislere;
“— Sakın bu papazı üzerini aramadan içeri sokmayınız. Bu meşhur bir komitecidir son bir fedakârlık yapayım diye üzerinde bomba getirmiş olabilir.” diye ikaz etti, Polisler papazı yan odaya aldılar, burada Nurettin Paşa’nın yaveri ile süvari takım komutanlarından Afyonlu NAZIM üstünü aradılar bir şey bulamadılar. Gazi Mustafa Kemal’e Hıristostomos’un geldiğini haber verdiğim vakit bir an durdu ve gülerek Nurettin Paşa'ya;
— Senin dostundur(!) git görüş ben görmek istemem” şeklindeki sözlerle dışarı gönderdi. Hıristostomos’un alındığı yan oda da ben de bulundum. Nurettin Paşa biraz sert bir görünüşle Papaza : “— Gördün mü Allahın adaleti nasıl tecelli etti. Yaptıklarından şimdi utanıyorsun değil mi?” “— Bana iftira ediyor. Katiyyen benim bir şeyden haberim yok. Ben suçsuzum.” “— Artık sizi RUM METROPOLİTİ olarak tanımayız. Gazi hazretleri de sizi kabul edemezler. Gidersiniz yerinize bir vekil tayin eder çekilirsiniz…"
Nurettin Paşa’nın bu cevabından sonra Papaz ve yanındakiler merdivenlerden inmeye başladılar. Hükümet Konağı’nın önünde toplanmış halkın arasında bulunan bir yüzbaşı Papazın uzun sakalına yapışarak İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edildiği gün kışladaki faciayı gördüğünü ve buradaki katliamı yapanların kendisi tarafından takdis edildiğini hatırlatarak, «— Bir din adamı bunu nasıl yapar. Din adamına bu yakışır mı?» diye haykırdı, sert sözler sarfetti.
Papazı ZİTO MUSTAFA KEMAL diye bağırttıktan sonra da dedi ki «— Nerede kaldı senin milli kahramanlığın, SÜLEYMAN FETHİ (**) süngüler arasında olduğu halde ZlTO VENÎZELOS diye bağırmamış ve kanını döktürmüştü.”
Papaz gene güzel sözlerle kendisini savunmak istiyor halkın heyecanı da bu arada artıyor, aleyhte sözler söyleniyordu. Metropolit güzel sözlerle halkın heyecanını yatış­tırmaya uğraşıyor. Halbuki kendisini tehlike içinde görüp, Hükümet Konağı’na çekilerek muhafız isteyebilir, yahut halk dağılıncaya kadar bekleyebilirdi. Ama ALLAH ŞAŞIRTMIŞ olacak ki bunların aksine olarak kalabalık içinde ilerlemeye koyuldu. O ilerledikçe halk O’nu takib ediyordu. Yavaş yavaş sıkışan ve çıkış yolu bulamayan Hıristostomos nihayet halkın arasında sürüklenmeye başladı biraz sonra da ezildi ve cansız yere serilip kaldı. Papazın ölüm haberi Gazi Mustafa Kemal e geldiği vakit yanındaydım. Üzüntü içinde “— Bu olmamalıydı” dedi. Papaz Hükümet Konağı’na geldiği vakit elindeki bastonunu yanıdaki askere bırakmıştı. Ayrılırken bu baston kendisine verilmedi. Siyah renkte olan ve BAŞINDA BİZANS ALAMETİ KARTAL OYMALI FİLDİŞİ BİR TOPUZ bulunan bu bastonun şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. Müzeye konulması gerekirdi.”
Olayın en yakın tanığı Cellât Ali (***) ise; 2 Ağustos 1975 tarihli Yeni Asır gazetesinde yayımlanan hatıratında linç olayı şöyle anlatılıyordu:
"Papaz, muhafızların himayesinde bulunduğu hücreden çıkarıldı ve idam hükmünün yerine getirileceği Namazgâh yönüne yürümeye başladı. Biz giderken peşimizdeki kalabalık da her dakika artıyor ve tehlikeli bir durum meydana geliyordu. (…) Jandarmalar ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Galeyana gelenleri yatıştırmaya çalışıyorlardı. Fakat nasıl olduysa oldu ve papaz kaşla göz arasında kayboluverdi. “Ey ahali ne oluyor? Bu yaptığınız doğru değil. Zaten ona kanun (?) cezasını vermiş!” demeye kalmadan Hrisostomos parça parça edildi ve cesedi de bir kenara atıldı. Kafasına vurulan ilk sopayla kanlar içinde kalmıştı.…"
Hrisostomos’un (ve yanında Çürükoğlu Nikolaki'nin) katledilmesinin ve (13 Eylül 1922 günü başlayan İzmir Yangını’nın) sorumlusunu yıllar sonra Falih Rıfkı Atay Çankaya (Doğan Kardeş Matbaası, 1969, s. 324) kitabında ifşa edecekti: “Gavur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte ordu Komutanı Nureddin Paşa’nın hayli marifeti olduğunu da söyleyenler çoktu…. Nureddin Paşa’nın biri İzmir’de, biri İzmit’te tertip ettiği iki linçin hikâyesi gene o vakitler, bizi ikrah içinde bırakmıştır (iğrendirmiştir). Bunlardan biri İzmir metropoliti Meletyos [Hrisostomos], öteki de Peyam-ı Sabah yazarı Ali Kemal’dir.”


Falih Rıfkı'ya göre lincin olduğu gün (linçten önce mi sonra mı anlayamadım) Mustafa Kemal sivil kıyafetle Kramer Palas'a gitmişti. Müşterilerden biri kendisini tanıyıp "Mustafa Kemal, Mustafa Kemal! diye bağırınca kalabalık birbirine girmişti. Mustafa Kemal bir masaya oturmuş ve kendisine hizmet eden kişiye (Falih Rıfkı, "garson, Otel müdürü kim önce koşup gelmişse..." demekle yetinirken ondan nakille bu anekdotu aktaranlar "Rum garson" derler) "Kral Konstantin hiç bu otele gelip de bir kadeh rakı içti mi?" diye sormuştu. Görevli "Hayır Paşa efendimiz" dediğinde "Öyle ise neden İzmir'i almak istemiş?" demişti.
Kral Konstantin ve Yunanlılar için İzmir'in ne anlama geldiğini muhtemelen söylemeye kalkmamıştı görevli...

_______________________________________________________
(*) İstirdat: Geri alma, kurtarma.
(**) İzmir Askerlik Dairesi Başkanı olan Kurmay Albay Süleyman Fethi, İzmir'in Yunan birlikleri tarafından işgal edildiği 15 Mayıs 1919 gecesi, "Zito Venizelos!" diye bağırmayınca Yunan askerlerince süngülenerek öldürülmüştü.
(***) "Cumhuriyet tarihinin en çok adam asan celladı" unvanlı bu şahsı ayrıca anlatacağım sizlere.




Ayşe Hür



* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan


_________________________________



Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'ndan Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)'na... / Ayşe Hür

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'ndan Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)'na... 


Ayşe Hür


CHP’nin nüvesini, 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’ye katılan milletvekilleri arasından bizzat Mustafa Kemal’in kurduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk (A-RMH) Grubu oluşturmuştu. Bu grubun ezici çoğunluğunu eski düzenden devralınan asker ve sivil bürokratlar oluşturuyordu. Grupta işçi, emekçi ve köylü kitlelerinin temsilcileri yoktu.
Mustafa Kemal, sert eleştirilere rağmen grubun başkanlığını üstlenmiş, grubun 10 Mayıs 1921’de yapılan ilk oturumun sekreterliğini ise ileride Mustafa Kemal’in amansız düşmanı olacak ve bunun bedelini 1926'da hayatıyla ödeyecek olan Lazistan Milletvekili Ziya Hurşit yapmıştı. Bu grup, daha sonra “Birinci Grup” adıyla anıldı. Bazı kaynaklara göre 133, bazılarına göre 202 üyesi olan Birinci Grup, bünyesindeki ordu komutanlarının da etkisiyle kâğıt üzerinde 437 üyesi olan, fakat en fazla 365 kişinin katıldığı TBMM’yi başından itibaren kontrol etti.
Temmuz 1922’de Mustafa Kemal’in grubuna alınmayanlar, Erzurum milletvekilleri Hüseyin Avni (Ulaş) Bey ve eski Osmanlı Meclis-i Mebusan Reisi Celalettin Arif Bey’le, Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in etrafında “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” adıyla toplanmaya başladılar. Bazı kaynaklara göre 63, bazı kaynaklara göre 90 kişiden oluşan bu gruba da sonradan “İkinci Grup” dendi.
TBMM orduları İzmir’e doğru ilerlerken, Ankara Hükümeti’nin resmî ajansı olan Anadolu Ajansı’nın 7 Eylül 1922 tarihli tebliğinin başlığı şöyleydi:
Ankara’da münteşir (yayımlanan) Hakimiyet-i Milliye, Yeni Gün ve Öğüt gazeteleri mümessilleri, müştereken Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerini ziyaret ederek, sulhtan sonra hangi esaslar dairesinde çalışacaklarını sormuşlardır. Mumaileyh (sözü edilen şahıs) bu münasebetle aşağıdaki beyanatta bulunmuştur."
"Cenab-ı Allaha şükürler olsun ki Millet üç buçuk sene, kahramanca mücadele ettikten sonra kendisini ebediyen esaret zinciriyle bağlamak isteyenleri mağlup etmiş ve istiklaline sahip olmuştur" diye başlayan ve Halk Fırkası’nın kuruluşu ile ilgili ilk resmî belge olan bu uzun beyanatta Mustafa Kemal, özetle kurtuluş ve bağımsızlık için yürütülen mücadeleyi tamama erdirmek için azami çaba göstermeye devam etmek zorunda olduklarını, ancak bu çabanın bir programa dayanmaması halinde başarısız olacağını söyledikten sonra barışı takiben Halk Fırkası adıyla siyasi bir parti kurmak niyetinde olduğunu belirtiyor, başka ülkelerde kurulmuş bu gibi partilerin programlarını gözden geçirdiğini ancak bunları “tamamiyle memleket ve milletimizin hakiki ihtiyaçlarını tatmine kafi” bulmadığını söylüyordu. Mustafa Kemal’in kafasındaki parti (sadeleştirilmiş dille) şu işleri yapacaktı:
"Köylülerimizi ve halkımızı ezen ve fakir düşüren adaletsiz vergilerin ne suretle ıslahı lazım geleceğine; ziraat ve sanayimizi geliştirecek maddi, iktisadi tedbirlere ve orman ve maden gibi doğal zenginliklerimizde halkın çıkarları adına daha kolaylıkla istifadeyi temin için kanunlarda ne gibi düzenlemeler lazım geleceğin, arazi ve emlake sahip olma konusunda herkes için daha güvenli kanunların yapılması lazım gelip gelmeyeceğine, vakıf sisteminin ne suretle iyileştirilmeye layık bulunduğuna ve memlekette hangi bakış açısından ne gibi ameliyat ve bayındırlık faaliyetleri yapılabileceğine ve askerlik müddetinin tadiline…"
Mustafa Kemal “Halk Fırkası” kuracağını 6 Aralık 1922’de Ankara’da Hakimiyet-i Milliye, Öğüt ve Yenigün gazetelerinin muhabirlerine (sadeleştirilmiş dille) şöyle açıkladı:
"Milletin her sınıf halkından, hatta İslam dünyasının en uzak köşelerinden bana ebedi olarak iftihar edeceğim şekilde gösterilen teveccüh ve itimada layık olabilmek için en mütevazı bir millet ferdi sıfatiyle hayatımın sonuna kadar vatanın hayrına vakfeylemek emeliyle barıştan sonra halkçılık esası üzerine dayanan ve Halk Fırkası adıyla siyasi bir fırka kurmak niyetindeyim."
Bu açıklamaya başta Trabzon ve Erzurum olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinden itirazlar geldi. Çünkü 4-11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi’nde “Müdafaa-i Hukuklar her nevi fırka cereyanlarının üstünde olup bakidir ve devam edip gidecektir,” kararı alınmıştı. Mustafa Kemal’in bu grupları Halk Fırkası’na dönüştürme çalışması açıkça bu kararın ihlaliydi.
Mustafa Kemal, Lozan Barış Görüşmelerinin kesintiye uğramak üzere olduğu günlerde 16/17 Ocak 1923 gecesi, İzmit Kasrı’nda İstanbullu ve Ankaralı gazetecilerle yaptığı nabız yoklama toplantısında konumuzla ilgili görüşünü biraz daha açtı ve milletin siyasi partilerin çatışmasından çok canı yanmış olduğunu, başka memleketlerde partilerin sınıf menfaatlerini muhafaza için kurulduğunu ve Türkiye’de adeta ayrı ayrı sınıflar varmış gibi kurulan partiler yüzünden malum olan acık neticelere şahit olunduğunu, halbuki Halk Partisi dediğimiz zaman, bunun içinde vatandaşların bir kısmının değil, bütün milletin dahil olacağını söyledi.
Halbuki öncesinde Enver Paşa’ya yakın olmakla birlikte, Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasından (13 Eylül 1921) sonrasında sadık bir Kemalist olan Şevket Süreyya (Aydemir), 1963-1965 yılları arasında kaleme aldığı Tek Adam serisinin 1922-1938 yıllarına dair üçüncü cildinde, 1920’lerde söyleyip söylemediğini bilmediğimiz şu minvaldeki cümlelerle daha gerçekçi bir tablo çiziyordu:
"Bütün milletin partisi yahut bizim ifade etmek istediğimiz gibi Parti millet anlamı ile sınıfsızlık, imtiyazsızlık, çıkar çatışmazlığı, Parti millet kaynaşması gibi görüşleri ancak, o günün şartları, Gazi’nin o günkü ruhi eğilimleri içinde değerlendirmek mümkündür. Çünkü biraz derine inilince görülür ki, bu soy ve idealist fakat safiyane eğilimler gerek memleketin sosyal yapısı gerekse partinin kuruluşunu takip eden 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanununun getirdiği fikir ve hukuk ilkeleri ile bağdaşmamaktadır. Sosyal gerçeklerle ise, tamamen çatışır. Çünkü evvela, memlekette sınıflar daima vardır. (…) Çünkü padişahlığın, Halifeliğin, teokrasinin, ayanlığın, beyliğin, ağalığın, eşraflığın henüz yaşadığı ve asırlardan beri de yaşamakta olduğu bir ülkede, kökten bir müdahale olmadan sınıfsız, imtiyazsız bir bünye kuruluşunu, bir sosyal yapıyı fiilen yerleştirmek, gerçekten imkansızdı."
Bu tür tepkileri dikkate almayan Mustafa Kemal, fırka konusunu, 7 Şubat 1923’te Balıkesir’de Zağanos Paşa Camii’nin minberinden verdiği hutbeden sonra cemaatin sorularını cevaplarken tekrar açtı. Yeni devletin geleceği için endişeleri olduğunu, bu yüzden bazılarının önerdiği gibi köşesine çekilerek dinlenmeyi doğru bulmadığını, kurmayı düşündüğü Halk Fırkası’nın halka siyasi terbiye verecek bir mektep olacağını” anlattı.


“DOKUZ UMDE” NEDİR?

15 Nisan 1923’te TBMM’nin (Birinci Meclis’in) tatil edilip seçimlere gidilmesinin ve 27 Mart-1 Nisan 1923 günleri arasındaki Ali Şükrü Bey cinayetinin gerilimi sürerken, 8 Nisan 1923 tarihinde “ARMHC Başkanı Mustafa Kemal Paşa” adına “Dokuz Umde” (Dokuz İlke) başlıklı beyanname yayınlandı. “Yeni çalışma devresinde Meclis’in çoğunluğunu bu amaç etrafında toplamak ve memleketi kavuşturmak için Halk fırkası kurulacaktır. Meclis’te bulunan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, Halk Fırkası’na inkılâp edecektir,” diye başlayan beyannamenin maddeleri özetle şu konulara dairdi:
Birinci ilke egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğunu, milletin gerçek temsilcisinin TBMM olduğunu söylüyor ve TBMM’nin görevlerini sayıyordu.
İkinci ilke Saltanat’ın kaldırılmasına TBMM’nin oybirliği ile karar verdiğini belirttikten sonra güvencesi TBMM olan Halifelik makamının Müslümanlar arasında en yüksek makam olduğunu belirtiyordu.
Üçüncü ilke ülkede güvenlik ve düzenin sağlanmasının en önemli görev olduğuna dairdi.
Dördüncü ilke mahkemelerin hızlı biçimde adalet dağıtabilmelerinin sağlanması için düzenlemeler yapılacağına dairdi.
Beşinci ilke vergi usullerinde halkın şikayetine ve haksızlığa uğramasına engel olacak düzenlemelere dairdi ve 10 alt başlığı vardı.
Altıncı ilke askerlik süresinin kısaltılacağına ve okuma-yazma bilenlerden daha kısa süreli askerlik hizmeti isteneceğine dairdi.
Yedinci ilke yedek subayların yaşam koşullarını ve geleceklerini ülkeye en yararlı olacak biçimde sağlamaya ve malûl gazilerin, emeklilerin, onların dul ve yetimlerinin sefalet çekmemesi için çalışılacağına dairdi.
Sekizinci ilke kamu işlerinin hızla görülmesi için, bütün kadrolara, çalışkan, yetenekli ve dürüst görevliler yerleştirileceğini, devlet işlerinde aydınların ve uzmanların görüş ve uyarıları göz önünde bulunduracağını içeriyordu.
Dokuzuncu ilke ise bayındırlık işlerinde özel kesimin, devletin yanında yer almasının sağlanacağı, malî, ekonomik ve yönetsel bağımsızlığı sağlamak koşuluyla, barış yapılmasına çalışılacağı; bağımsızlığı gölgeleyecek hiçbir barışın onaylanmayacağı konusunda verilen sözleri içeriyordu.

İKİNCİ MECLİS SEÇİMLERİNDE GRUPLAR

18 Nisan 1923 tarihli ve Mustafa Kemal imzalı bir tebliğ ile “Müntehib-i Sani”lerin yani “ikinci seçmenler”in onayına sunulacak adayların “merkez” tarafından belirleneceği belirtilmiş, 30 Nisan 1923 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinden öğrenildiğine göre bir başka talimatname ile “ikinci seçmenler” belirlenirken Dokuz Umde’yi benimsemiş ve “kazanması muhtemel adayların tercih edilmesi” istenmişti.
Birinci ve İkinci Grup dışında adaylarını listeye sokmak için çaba gösteren “ismi var cismi yok” Müdafaa-i Milliye Grubu; adlarını İTC’nin İaşe Nazırı “Kara” Kemal’den alan İaşeciler (İttihatçılar) Grubu; başını Esnaf Cemiyetleri Heyeti reislerinden Hakkı Bey’in çektiği Amele Grubu ile İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri (Düşünsel) Bey, Hoca Salih Zeki Efendi, Ali İhsan (Sabis) Paşa, “Sakallı” Nurettin Paşa gibi bağımsız adaylar faaliyet göstermekle birlikte, “ikinci seçmen” listeleri esas olarak Birinci Grup üyelerinden oluşmuş, bunun sonucu da, Ankara’dan gelen milletvekili isimleri onaylanmıştı.
21 Haziran 1923 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan bir habere göre Ankara “müntehib-i sani” seçimlerinde, Mustafa Kemal oy kullanırken kendisi de “müntehib-i sani” adayları arasında olduğu halde ismini pusulaya yazmamış, bunun üzerine, Kırşehir Milletvekili Yahya Galip (Kargı) Bey, Mustafa Kemal’in pusulasını alarak Mustafa Kemal’in adını eklemişti, bu durumu imzasıyla da kayda geçirmişti.
Sonuç olarak İkinci Grup üyesi olup da bağımsız olarak seçime katılanlardan sadece Gümüşhane Milletvekili Zeki (Kadirbeyoğlu) TBMM’ye girebilmişti. 2 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasına ret oyu veren ama bu oyu zabıtlara bile geçirilmeyen Lazistan Milletvekili Ziya Hurşit Bey’in adaylığı kabul edilmeyerek Meclis dışında kalması sağlanmış, yerine ağabeyi Faik (Günday) seçilmişti.


HALK FIRKASI KURULUYOR

Yeni seçilenler, TBMM’nin açıldığı 11 Ağustos 1923 tarihinden itibaren Halk Fırkası’nın tüzüğünü hazırlamaya başlamışlardı. Fırkanın resmen kuruluşu 11 Eylül 1923’de, Dahiliye Vekȃleti tarafından tescili 23 Ekim 1923’te yapıldığı halde, ileriki yıllarda İzmir’in geri alınışının tarihine denk getirmek için kuruluş tarihi tüzüğün kabul edildiği iddia edilen 9 Eylül 1923 günü olarak kabul edilmişti.
Kuruluş beyannamesine göre fırkanın Genel Başkanı Mustafa Kemal, Genel Sekreteri Recep (Peker) Bey idi. Fırka meclisinde Erzincan Milletvekili Sabit (Sağıroğlu), İstanbul Milletvekili Doktor Refik (Saydam), İzmir Milletvekili Mahmud Celal (Bayar), Erzurum Milletvekili Münir Hüsrev (Gerede), Tekirdağ Milletvekili Mehmet Cemil (Uybadın), Konya Milletvekili Kazım Hüsnü (Karabekir), İzmit Milletvekili Saffet (Arıkan), Diyarbakır Milletvekili Mehmed Zülfü (Tigrel) ve Kütahya Milletvekili Recep (Peker) beylerin adları vardı.
Mustafa Kemal 19 Kasım 1923 tarihinde İsmet Paşa’ya gönderdiği bir yazıda Halk Fırkası Reisi Umumiliği ile fiilen işgale vazife-i haliyem müsait olmadığından [29 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı seçilmişti çünkü] zat-ı devletlerinizi tevkil (vekil) ediyorum,” demiş; İsmet Paşa A-RMHC örgütlerine 20 Kasım 1923’te gönderdiği bir genelge ile durumu bildirmiş ve cemiyetin her kademedeki örgütünün Halk Fırkası’nın örgütlerine dönüştüğünü belirtmişti.
Dikkat edilirse, fırkanın adında henüz “Cumhuriyet” ibaresi yoktu. 17 Kasım 1924 tarihinde Kazım Karabekir liderliğinde kurulacak olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın adında “Cümhuriyet” kelimesi kullanılacağının duyulmasıyla “Halk Fırkası” ismine 10 Kasım 1924’te “Cümhuriyet” kelimesi ilave edildi ve Cümhuriyet Halk Fırkası (CHF) adını aldı. (1940’a kadar Cümhuriyet imlası kullanıldı. Partinin adının Cumhuriyet Halk Partisi-CHP olmasına ise 11 yıl vardı. )
Partinin cumhuriyetçiliğine laf yoktu ama halkçılığı konusunda tereddütler hala sürüyordu. Nitekim Vedat Nedim (Tör) Bey, Son Telgraf gazetesinin 14 Ocak 1925 tarihli nüshasında yayımlanan “Beklediğimiz Fırka” başlıklı baş makalesinde (sadeleştirilmiş dille) şöyle diyecekti:
"Halk her yerde ve her memlekette iktisadi ve sosyal menfaatleri birbirine uymayan hatta birbirine zıt sınıfların toplamıdır. Sınıf kavramı inkâr kabul etmez bir kötülüktür. Halk Fırkası’nın hangi sınıfa dayandığını öğrenmek istiyorsanız şehir ve kasabalardaki dayandığı kişilerine bakınız. Göreceksiniz ki hepsi istisnasız ya mütegallibe ya eşraf ya tüccar yahut da burjuvalaşmaya yeltenen asker ve münevverler sınıfına mensupturlar. Bu zümreler ise Türkiye halkının gayet gülünç bir azınlıkları temsil ederler."



1927 KONGRESİ

13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Sait İsyanı dolayısıyla çıkarılan 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu ve tekrar faaliyete geçen İstiklal Mahkemeleri ile ülkede demokrasi tamamen askıya alındıktan sonra Lozan’da Milletler Cemiyeti’nin kararına terkedilmiş olan Musul İngiliz mandasındaki Irak’a bırakılarak “çözülmüş”, Temmuz-Ağustos 1926 tarihlerindeki İzmir Suikastı Davaları ile zaten sayıları son derece az olan muhaliflerin kimi idam edilerek, kimi kalebentlikle, kimi sindirilerek susturulduktan sonra 15-24 Ekim 1927 tarihinde CHF Kongresi toplanmıştı.
Kuruluşla ilgili tarihlerden hangisi esas alınırsa alınsın, 1927’deki kongrenin ikinci kongre olması gerekirken 1927 yılının basınına göre bu, “birinci kongre” idi. Örneğin Matbuat Müdüriyet-i Umumiyesi’nin yayımladığı Ayın Tarihi dergisinin, kongreye ayrılan Ekim 1927 tarihli 43. sayısında başlık “Cümhuriyet Halk Fırkası’nın İlk Kongresi” idi. Mustafa Kemal, kongrede partinin kuruluşunu A-RMCH’ye ve ilk kongreyi 1919 Sivas Kongresi’ne götürerek 15-24 Ekim 1927 kongresini “ikinci kongre” diye nitelediği ve derginin, bu konuşmayı satır satır yayımladığı halde başlığını bu şekilde bırakması ilginçti. Dahası, kongre zabıtlarına dair kitabın kapağında sadece “Cümhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi 1927” yazarken, İsmet Paşa’nın, kongreyi “Efendiler, Cümhuriyet Halk Fırkası’nın ikinci büyük kongresi hitam bulmuştur,” diyerek kapattığı için; bu tarihten itibaren, bu kongre resmî tarih yazımına “İkinci kongre/kurultay” olarak geçmiş, 1931 Kongresi’nin zabıtları da CHF Üçüncü Büyük Kongresi başlığıyla yayımlanmıştı.
Bu kongrenin ilginç ayrıntılarını, günü geldiğinde hatırlatmak üzere, şimdilik noktayı koyalım...



Ayşe Hür



* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________












81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU...