13 Haziran 2022 Pazartesi

Kemal Can: İktidar geriledikçe daha da tahripkâr oluyor...

 


Kemal Can: İktidar geriledikçe daha da tahripkâr oluyor... 


AKP’nin yıllara yayarak derinleştirdiği toplumsal kutuplaşma muhalefetin tabanını oluşturan kesimlerde de hüküm sürüyor. Bu da muhalefetin belli bir ortak hedef belirleyerek iktidara karşı alternatif yaratmasını epey zorlaştırıyor. Seçimlere yaklaşıldıkça iktidarın, muhalefet tabanına da yaydığı fay hatlarını kırmaya girişeceği düşünülüyor. Peki AKP-MHP bunu yapabilmek için ne tür araçlara sahip? İslamcı-Türkçü iktidar bloğuna karşı seküler-milliyetçilik bir alternatif olabilir mi? Bu “alternatif” ne tür tehlikeler barındırıyor? Seçim sath-ı mailinde Türkiye’yi neler bekliyor? 

Türk milliyetçiliği üzerine araştırmalarıyla da bilinen gazeteci Kemal Can’a kulak veriyoruz…İRFAN AKTAN



* *

Son günlerde artan konser yasakları, ırkçı saldırılar, tedavüle sokulan büyük bir planın parçası mı sizce?

Konser yasakları ve birtakım dini, ahlaki, milliyetçi reflekslere dayalı taassubun iki yüzü var. Bunun tepeden aşağıya doğru işleyen, bayağı organize, iktidar yanlısı odaklar tarafından köpürtülen, sosyal medya örgütlenmesini de kapsayan bir yüzü var elbette. Ama meseleye sadece iktidar ve onunla açık veya örtülü işbirliği içindeki odakların manipülasyonu olarak bakmak, karşı karşıya kaldığımız şeyi açıklamaya yetmiyor.

Meselenin diğer yüzünde ne var peki?

Bunun toplumsal zeminde başlayıp yukarıya doğru çıkan ve siyasal alanı etkileyen yönü de var. Türkiye’nin geçmişinde bunun çok sayıda örneği olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla iktidar ve çevresinin yarattığı ortamla birlikte, biraz kendiliğinden ama elbette mevcut siyasal iklimden de beslenerek ortaya çıkan ve çok tehlikeli dinamiklerin kapaklarının açılmasından söz ediyoruz.

İyi de neden bu dinamikler seçimlere yaklaşılmışken, ekonomik kriz derinleşmişken bir dalga gibi  yükselmeye başladı? 

İktidar hazır potansiyellerin kapağını son derece provokatif biçimde açarak bu dinamiklerin “kendiliğinden” de harekete geçmesini sağlıyor. Dolayısıyla iki dinamik aynı anda çalışıyor. Örneğin bir Kürt sanatçının konseri yasaklanıyor, sonra da bunun toplumsal zeminde tekrar yeni hamleler devreye giriyor. Mesela bazı fenomenler Alana dalıveriyor. İktidarın, toplumsal zemindeki bu etkileri mutlak bir biçimde ve tamamen yönettiğini söyleyemeyiz ama bunu yapmaya çalışıyor. 



HER AÇIDAN ÇOK TEHLİKELİ BİR DÖNEMDEYİZ

Peki ekonomik krizle boğuşan bahse konu toplumsal kesimler neden anti-Kürtlüğe, iktidarın ekonomiyle ilgisi olmayan çeşitli hamlelerine bu kadar teşne?

Toplumda bu tür reaksiyonların karşılık bulabileceği, kriz ortamının da tetiklediği bir vasat ve yüksek gerilim hatları var. Maalesef muhalefet, henüz bu gerilimi giderebilecek bir ortaklık duygusu, güvenlikli zemin yaratabilmiş değil. O yüzden de bu tepki potansiyelleri iktidar tarafından manipüle edilebiliyor. Çünkü iktidar daha organize ve kontrolündeki çevreler de toplumda birikmiş gerilimi asıl problemden uzaktaki zayıf aktörlere yönlendirebiliyor. Muhalefet ise ekonomik krizden toplumsal gerilime kadar reaksiyonları toplayıp pozitif bir enerjiye çevirecek motivasyonu üretebilmiş değil. Toplumda sürekli bir değişim talebi oluşuyor ama bu talebin muhtevası, dayandığı kaynaklar, tepkiler henüz aynı çanakta toplanmış ve güçlü bir ortak potansiyel haline gelmiş görünmüyor. O yüzden de reaksiyon alanlarını belli ölçüde hâlâ iktidar yönetebiliyor. Bunun örneklerini 1930’larda Almanya’da, 1970’lerin sonunda Türkiye’de gördük. 

Nasıl gördük?

Krizli, bunalımlı dönemlerde organize birtakım çevreler, toplumdaki rahatsızlık potansiyelini rahatlıkla başka hedeflere, örneğin azınlıklara, yabancılara, “kültürel elit” denen kesimlere, ahlaki çöküntü veya dış mihrak diye sunulan “düşmanlara” kanalize edebiliyor. Şu anda da bunun örneğiyle karşı karşıyayız. Yüksek gerilimin asıl odaklanması gerektiği alanlar uzaklaştırılıp gerilim sistemli bir müdahaleyle zayıf görülen kesimlere yönlendiriliyor. Aşağıdan gelen reaksiyon, yukarıdan gelen müdahaleyle yön değiştiriyor ve iktidar kendisini hedef olmaktan çıkarıyor. Bu ve her açıdan oldukça tehlikeli bir dönemdeyiz. 


MÜLTECİ KARŞITLIĞI ASKERİ HAREKATİN SONUÇLARINA TABİ KILINIP BEKLENTİ YARATILABİLİR

Son dönemde artırılan anti-Kürt dalga mülteci düşmanlığıyla da buluşturulduğunda bahsettiğiniz tehlikenin boyutları daha da artıyor ama daha yakın zamana kadar mültecilik “kartını” iktidara karşı işlevselleştirmek isteyen bizatihi muhalefet ve CHP’ydi. CHP’liler iktidarı mülteci karşıtlığıyla sıkıştırmaya çalışırken, şimdi bu kartın tam da CHP’nin elinden alınıp iktidar ve çeperindeki odaklarca kullanıldığını söyleyebilir miyiz?

İktidar şu an bunu deniyor. Erdoğan’ın sığınmacıları göndereceklerine dair beyanatı, ardından göndermeyeceklerine dair açıklaması, bu konuyu tam olarak nasıl kullanacaklarını netleştirmediklerini gösteriyor olabilir. Fakat önümüzdeki günlerde Kuzey Suriye’ye yönelik bir harekâtla sığınmacıların gönderilmesi arasında bağ da kurulabilir. Böylece bazı toplum katmanlarında yaygınlaşmış olan mülteci karşıtlığı, askeri bir harekâtın sonuçlarına tâbi kılınarak yeni beklenti de yaratılabilir.


Peki iktidarın bunda muvaffak olması mümkün mü?

Sonucunu bilemeyiz ama bu yolu deneyebilir. Öte yandan bildiğimiz ve gördüğümüz bir şey var ki, iktidar kendisini tehdit eden sorunları kendisi açısından sorun olmaktan çıkarabiliyor. Gerçek sorunları manipüle ederek, bu sorunun kendisi üzerinde bir baskıya dönüşmesini imkânsız hale getirecek bir dağınıklık yaratıyor. Gerçek sorun çözülmüyor ve bu nedenle toplumdaki öfke büyüyor ama iktidar, yardımcı aktörlerin de doğrudan veya dolaylı desteğiyle bu öfkenin adresini değiştirebiliyor. Bunu defalarca başardıklarını söyleyebiliriz.


MUHALEFETİN İÇİNDE KÜRT SORUNU, GÖÇMEN MESELESİ, DEVLETİ ALGILAMA BİÇİMİ GİBİ KONULARDA FAY HATLARI VAR

 Kaybedeceği, kaybettiği, yönetemediği düşünülen bir iktidar nasıl oluyor da devasa sorunları hiç çözmeden, hatta derinleştirerek kendi lehine bir siyaset alanına dönüştürebiliyor?

Bu sorun ortak muhalefet içinde de bazı kırıklıklar oluşturan fay hatları üzerinde cereyan ediyor. Kürt sorunu, göçmen meselesi, ekonomik kriz, kutuplaşma veya toplumsal kırılma ve devlet kapasitesinin yok edilmiş olması, Türkiye’nin en önemli sorunları. Eğitimden tarıma, sağlıktan bürokrasiye, yargıya kadar genişleyen, Weberyen anlamdaki devlet bürokrasisinin çözüldüğü bir sürecin içinde bu devasa sorunlar daha da derinleşiyor. Fakat muhalefet bu başlıkları, iktidarın yarattığı sorunlar bütünü olarak bir arada tutup ortak bir reaksiyon örgütleyemiyor.

Neden?

 Çünkü bu fay hatları muhalefetin içinden de geçiyor. Örneğin Kürt sorunu, göçmen meselesi, devleti algılama biçimi, ekonomik tercihler bu fay hatlarının başında geliyor.

 Muhalefet içinde en azından ekonomik tercihler konusunda ciddi ihtilaflar var mı?

 Ali Babacan gibi bir faktör mesela, “ülkede her şey iyiydi, iyi işliyordu ama bir noktada bir şey oldu ve her şey bozuldu, o bozulan parçayı değiştirip eski parçayı yerine takarsak her şey çözülür” noktasında. Kemal Kılıçdaroğlu ise altını ne kadar doldurduğu ayrı mesele ama neoliberalizm diyor, kamuculuk diyor ve Babacan’dan farklı bir pencere açıyor. İYİ Parti ve diğer partiler açısından da Kürt sorunu, dış politika, göçmen meselesi, hayat tarzı, laiklik derin fay kırıklıkları yaratıyor. Dolayısıyla iktidarın kutuplaştırmayı kullanma biçimine karşı etkili ve bütünlüklü bir alternatif duruş oluşturulamıyor. Dahası, iktidarla, ona benzeşerek, onun etrafındaki toplumsal kesimlere tavizler vererek, o tarafa hoş görünerek baş edilebileceğine dair inanç da kırılmış değil. Buna karşın iktidar cephesine baktığımızda, bütün çatlaklarına rağmen daha mono-blok bir cephe görüyoruz. Orada sadece Erdoğan ve Bahçeli’nin iyi anlaştığı değil, tabanlarının da birbirine benzeştiği görülüyor.

 ARTIK OYUNU ERDOĞAN KURMUYOR AMA OYUNU TAMAMEN TESLİM ETMİŞ DE DEĞİL

 

İdeolojik bir benzeşme mi?

Ekonomik kriz konusuna bakıldığında mesela, AKP ve MHP seçmeni benzer bir biçimde zamların sebebi olarak dış mihrakları görüyor. Şimdiye kadar geçici olacağı düşünülen milliyetçi-İslamcı  alaşımın tabanda da çok derin bir karşılık yarattığı görülüyor.

Ama sürekli iktidar içi çatlaklardan söz ediliyor…

Oradaki çatlaklar daha çok çıkar çemberleri ile ilgili çatışmalardan çıkıyor. Ama siyasal tercihler açısından mono-blok bir durum var. Ayrıca iktidarın elinde başta devlet ve medya olmak üzere çok kuvvetli araçlar bulunuyor. Dolayısıyla muhalefetin parçalı yapısına karşı iktidar cephesinin daha bütünlüklü bir görünüm arzettiği söylenebilir. O yüzden de sorunların sürdürülebilirliğini yönetebiliyor iktidar. Ama bu kabiliyetinin de giderek azaldığını görüyoruz. Moda yorumla “oyunu hep Erdoğan kuruyor” deniyordu ya, hayır, artık oyunu Erdoğan kurmuyor. Ama oyunu tamamen teslim etmiş de değil.

 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden sonra da, kaybeden AKP’nin bir daha doğrulamayacağı düşünülüyor, oyunu artık Erdoğan’ın kuramayacağı söyleniyordu. Fakat 7 Haziran- 1 Kasım arasında iktidar çeşitli hamlelerle tabloyu lehine çevirmeyi başardı. Şimdi de kaybedeceği düşünülen iktidarın devletin gücünü kullanarak bir kez daha iktidarda kalmayı başarma olasılığı yok mu?

 Elbette öyle bir olasılık var ama 7 Haziran sonrası döneme göre iktidarın imkânları çok sınırlı.

 İKTİDARIN BİR TAŞKIN SAHASI KALMADI

Neden?

 Çünkü AKP o dönem pek çok aracın yanısıra kuvvetli bir yedeklemeyle iktidarını kurtarmıştı. 7 Haziran’da kaybettiği iktidarı, devleti yanına alarak, burada sadece Devlet Bahçeli’den söz etmiyorum, kurumsal olarak devlet kapasitesini kendisine ortak ederek, çok kuvvetli bir güç konsolidasyonu sağladı. Böylece önemli bir güç toparlanmasıyla iktidarını kurtardı. Şu anda da devlet kapasitesi AKP’nin elinde ama hem kontrol edemediği alanlar artıyor, hem de taze kan temin edebileceği bir alan kalmadı. Üstelik devlet kapasitesini fütursuzca kullanıp zorladığı için elindeki araçları da yıpratması söz konusu. Diğer yandan toplumsal destek sağlayabileceği yeni alanlar da kalmadı. O yüzden ancak mevcudu tutmak için stratejilere başvurabilir, zira mevcudun üstüne koyabileceği bir taşkın sahası kalmış değil.

 Peki 7 Haziran sonrasındaki gibi provokatif hamlelerle bu tabloyu tersine çeviremez mi?

İktidarın böylesi hamlelere başvurma ihtimali yüksektir. 2015’tekine benzer provokatif hamlelerle toplumu yeniden güvenlik kaygısına sıkıştırmak, bu şekilde kendi tabanını genişletmek değil ama var olanı tutmak isteyebilirler. Yani 2015’teki gibi oy oranını birden 7-8 puan artırabilecek bir tablodan ziyade, muhalefeti sıkıştırmak, sıkıntıya sokmak ve kendi tabanındaki çözülmeyi de durdurmak… Öte yandan AKP’den kopmuş ama başka taraflara da geçmemiş, ortada duran çok ciddi bir kararsızlar kitlesi var. Bunları da yeniden kazanmak için toplumu ekonomik krizden bile daha acil bir soruna, güvenlik kaygısına sıkıştıracak hamlelerde bulunabilir.

Ne tür hamleler olabilir bunlar?

Sınır ötesi askeri harekât zaten olasılık dahilinde. Fakat daha önce yapılan bu tür harekâtların oy değişikliği bağlamında çok etkili olmadığı biliniyor. Bununla birlikte AKP, özellikle dış politikada yeniden yakaladığına inandığı bazı pazarlık kozlarını kullanarak Suriye’nin kuzeyine doğru bir harekâta başka bir meseleyi daha ekleyerek yönelebilir.


İKTİDARIN YARATMAK İSTEDİĞİ İKLİMİN ARA STRATEJİ EVRESİNDE OLABİLİRİZ

Nasıl yani?

 Bu harekâtla göçmenlerin gönderilmesi arasında bir bağ kurarak, göçmenler meselesini buna eklemleyerek yol almaya yönelebilir. Böylece toplumdaki göçmen karşıtlığını da, örneğin harekâta mutlak destek vermeyecek olan muhalefet odaklarına yönlendirebilir. Bu iktidarın kendi yarattığı sorunlardan fırsatlar yarattığını defalarca gördük. Şimdi de toplumsal gerilimi çok yükseltip bunu kendi lehine kullanacak şekilde kullanabilir. Sanırım şu anda tanık olduğumuz da henüz kontrollü yoklamalar. Yani yaratmak istedikleri iklimin ara strateji evresinde olabiliriz. Asıl stratejilerinin henüz başlamadığını, şu anda bunun yoklamalarını yaptıklarını düşünüyorum.



Mülteci düşmanlığı, Kürt karşıtı uygulamalar, HDP’nin kapatılması olasılığı, Rojava’ya harekât hazırlığı, paramilitarizasyon, ekonomik çöküntü… İktidarın tüm bu kriz kapılarını aynı anda yönetme kabiliyeti olmadığı düşünülüyor. Bir noktadan sonra iplerin tamamen elden kaçtığı ve toplumsal kutuplaşmanın daha da tehlikeli bir aşamaya evrildiği felaket senaryosu ne kadar ihtimal dışı?

Yükseltilen tansiyon, kontrolsüz potansiyel gerilim alanları yaratıyor ve bu kaçınılmaz bir şey. Çok boyutlu bir kışkırtma projesi yürürlüğe koyarsanız bütün ülkeyi kontrol edecek biçimde bunu yönetemezsiniz. Mutlaka bunun içerisinde kontrolsüz bazı şeylerin ortaya çıkması mümkündür. Ama açıkçası öyle bir kontrolsüz patlamadan çok, bu patlama ihtimalinin kullanılmak istenebileceğini düşünüyorum. Şu anda iki ana tez var. Bunlardan birine göre iktidar büyük bir kaos yaratıp seçimi erteleyecek veya yaptırmayacak. İkinci teze göreyse iktidar büyük bir kaos yaratıp seçimi lehine çevirmeye çalışacak. Ben ikinci teze daha yakınım. Çünkü dünyada AKP türü partilerin seçime ihtiyaçları var.  Bu tür rejimler, sembolik de olsa seçime, seçimi referans göstermeye ihtiyaç duyarlar.

SANILANIN AKSİNE, GÖÇMEN KARŞITLIĞI İKTİDARI ÇOK DA ZORLAMIYOR

 Son zamanlarda mülteci karşıtı ırkçı kampanyalar pek çok odak tarafından yürütülüyor. Ümit Özdağ’ın yaptığı provokatif açıklamalar, İçişleri Bakanı’yla çatışır gibi görünen hamleleri bazı yorumcular tarafından aslında iktidarın planının bir parçası olarak okunuyor. Böyle mi gerçekten?

 Sürecin evrilme biçimine baktığımızda, yükseltilen göçmen karşıtlığı dalgası sanıldığının aksine iktidarı çok da zorlamıyor. Aksine, muhalefet bir tutum almaya zorlanıyor. Örneğin Ümit Özdağ, İYİ Parti’yi, CHP’yi sıkıştırıyor. Soylu’yla girdiği polemik de iktidarı zorlayan genel bir muhalefet değil, tamamen kişiselleştirilmiş, hatta politikanın dışına çıkarılmış bir hamle olarak görünüyor. Özdağ Soylu’yla polemiğe giriyor ama kendisini son derece şaibeli biri olarak gösteren Bahçeli’ye ses çıkarmıyor. Bu bile bize pek çok şey anlatıyor. İktidarın yürüttüğü stratejiye dair kuvvetli bir eleştiri dalgasının sosyal medya hareketliliğinde de olmadığını fark ediyoruz.

 Sizce daha yakın zamana kadar mülteci karşıtlığı üzerinden iktidarı sıkıştırmaya yönelen başta CHP olmak üzere muhalefet odakları iktidarın bu planının farkına vardılar mı? Muhalefetin mülteci karşıtlığını azaltması olasılığı var mı?

AKP’den kopmuş olan Gelecek ve DEVA gibi partiler bu alana zaten pek girmiyorlar. HDP de mülteci karşıtlığından uzak duruyor. Ama İYİ Parti ve CHP’nin de son zamanlarda ihtiyatlı davranmaya başladıklarını görüyoruz. Mülteci karşıtlığının muhalefeti hareketlendirip motivasyonunu yükseltecek temalardan biri olduğu fikri, biraz da dışarıdan birtakım telkin çabalarının sonucu olarak CHP ve İYİ Parti’de gelişmiş gibi görünüyordu. Fakat iktidar ve çeperindeki odakların bu alandaki provokatif hareketlerinin, CHP ve İYİ Parti’nin bu konudaki ihtiyatını artırdığını gözlemlemek mümkün.



 SEKÜLER MİLLİYETÇİLİĞİN DEMOKRASİ İÇİN GÜVENCE OLABİLECEĞİ FİKRİ 1980’LERDE SOLDA YÜRÜTÜLEN İSLAMCILIK TARTIŞMALARINA BENZİYOR

 Siz Türk milliyetçiliği üzerine en fazla çalışan gazetecilerden birisiniz. Söyleşinin başında, kriz ve buhran anlarının 1930’lar Almanya’sındaki gibi faşizan, ırkçı eğilimleri artırabildiğini hatırlatmıştınız. Sizce bu gidişat nereye?

 Doğrusu genel eğilime bakınca iyimser olmak pek mümkün değil. Şu aralar özellikle ana muhalefete yakın bazı akademik çevrelerde, seküler milliyetçiliğin pozitif bir dinamik olarak etkili olmaya başlayacağı fikri çok alıcı buluyor. Seküler milliyetçiliğin kurumsal bir demokrasi için sağlam bir güvence teşkil edebileceği fikri, 1980’lerde solda yürütülen İslamcılık tartışmalarına benziyor. Öte yandan 1960’ların sonundan itibaren MHP’de kurgulanan milliyetçi hareketin içinde daima kuvvetli bir seküler damar vardı ve bu, zaman zaman kopmalara, ayrışmalara neden oldu. Şu anda da benzer bir süreçle karşı karşıyayız. MHP’nin AKP’yle simbiyotik bir ilişkiye girmiş olması, siyasal islamla yeni bir alaşım ortaya çıkması, genç, kentli, seküler milliyetçi kesimlerde reaksiyonlara neden oluyor. İYİ Parti gibi yapılar da bu gelişmelere dayanarak güçleniyor. Ama bu genç, kentli, seküler milliyetçi damarın, sanıldığı gibi yeni bir demokratik açılımın motoru veya önemli bir parçası olacağı fikrine şüpheyle yaklaşmak gerek. Şu an seküler milliyetçi kesime dair tartışma, 1980’lerde yükselen İslamcılığın kendiliğinden demokratik bir açılım getirip getirmeyeceği tartışmasına çok benziyor.

 Birikim Dergisi dâhil bazı sol çevreler bu tartışmaları epey yürüttü ama sonuçta siyasal islamın iktidara gelmiş halinin nasıl bir faşizm yarattığı görüldü…

 Tabii, mesela Etyen Mahçupyan 2000’lerin başında siyasal İslamcılığın temsil ettiği, bahse konu “sosyolojinin” kendiliğinden demokrat olacağını iddia ediyordu. Bunun böyle olmadığını yaşayarak gördük. Dolayısıyla bu tür değerlendirmeler yaparken güncel pozisyonlara bakmak yeterli olmayabilir.

 


AKP GERİLEDİKÇE DAHA DA TAHRİPKAR OLUYOR


Bugün ezilenin yarın ezen olup olmayacağı nasıl öngörülebilir ki?

 Bu türden öngörüler tarihsel olay ve olgularla, dünya ölçeğinde bakıp karşılaştırılarak yapılmak durumunda. Ayrıca bugün dünyadaki genel eğilime baktığında milliyetçi-faşizan momentin yükseldiği görülüyor. Popülist araçlar kullanan otoriterliğin bir dalga olarak zayıfladığını ama zayıflarken de daha tehlikeli hale geldiğini düşünüyorum. Nitekim bu tür iktidarlar genelde zayıflarken, gerilerken daha da yıkıcı, daha da tahripkâr oluyorlar. AKP iktidarının da en tahripkâr dönemi, gerilemeye başladığı dönemdir ve geriledikçe daha da saldırgan oluyor. 2015 yılından itibaren AKP çok daha tahrip edici hale dönüştü ve bu, dünyadaki trendle de uyumlu. Bu faşizan momentin yükselişi, toplumlarda karşılık bulması çok endişe verici. Faşizan, otoriter iktidarlar ve sistemle farklı ittifaklar kuruyor ve bazı yerlerde tekrar kazanıyorlar. Bunlara karşı oluşturulan muhalefet ittifakları da kalıcı barajlar oluşturamayabiliyor.

 Bunun örnekleri var mı?

 Onlarca örneği var. Mesela Filipinler’de büyük halk hareketleriyle indirilmiş diktatörlerin çocukları elele tekrar iktidara geldiler. Macaristan’da Orban yine kazandı, Fransa’da Macron kazandı ama bunu ancak Le Pen korkusuyla yapabildi. Trump’ın yeniden iktidara gelebileceği söyleniyor. Neoliberal sistem krizinin ve onun siyasi mimarisinin yaşadığı buhranın demokratik bir yenilenmeyle aşılma ihtimali zayıflıyor. Otoriterleşme hala bir seçenek olarak güçlü bir reddiye ile dışlanmıyor. Aşırılıkların tehlike potansiyeli olarak istikrar zorlaması için kullanılması devam ediyor.

 

MUHALEFET SİVRİLİKLERİ ALINMIŞ, ÇÖZÜM KAPASİTESİ DARALMIŞ BİR VASATI OLUŞTURUYOR

Neden?

 Çünkü bu buhran, otoriter konsolidasyonu güçlendiriyor ve hür dünya tahayyülü kitleler için kuvvetli dayanaklar sunmuyor. Yeni bir cevap üretmek yerine “tehlikeyi savuşturmak” daha baskın bir öncelik. Ukrayna’da da gördük ki, Putin gibi bir diktatör karşısında yürütülen strateji bile yine Putin’inkini andırıyor. Avrupa’da Putinvari yasaklar, Rus yazarların isimlerinin kaldırılmasına kadar vardı. Yani mevcut krizi yaratan sistemleri aşmanın yolları yine mevcut sistem içinden üretiliyor ve bunlar da krizi daha da derinleştiriyor. Şu an Türkiye’deki muhalefet de benzer bir yöntemle yol alıyor. Temel amaç “AKP’nin gitmesi” olarak belirlenmiş ama onun yerine neyin kurulacağı belirlenmiyor. Dünyada da böyle. Gelecek tartışması sürekli bugünkü acil endişeler yüzünden erteleniyor ve bu da alternatif bir gelecek hazırlığını sekteye uğratıyor.

Bir süredir AKP gitse de yerini alacak iktidarın yapısal bir dönüşüme gitmeyeceği yönünde kaygılar var. Sizce bu kaygılar yersiz mi?

 

Maalesef iktidarın değişmesi için kurulan ittifaklarla ortaya çıkan muhalefet, sivrilikleri alınmış, dolayısıyla çözüm kapasitesi de daralmış bir vasatı oluşturuyor. Böylesi bir vasatın en azından kısa vadede çok etkili sonuçlar alması kolay değil. Bu da bir karşı otoriterliğin ortaya çıkması ihtimalini beraberinde getiriyor. Karşı otoriterlik ortaya çıkmasa bile, etkisiz, yapısal dönüşümlere gitmemiş bir iktidar söz konusu olabilir. Olası riskler içinde her iki ihtimal de var. O yüzden bu tartışmayı tam da bugünden yapmamız gerekiyor. Hatta bu tartışmayı yapmak için epey geç bile kaldık.

 

İKTİDAR KAYBEDERKEN KARŞISINDA DA BÜYÜK BİR CEPHE KURULMASINA ENGEL OLUYOR


Bazı sol çevreler dışında bu tartışma neden şimdiye kadar yapılmadı?

 Ne yazık ki artık bu tartışmanın yapılamayacağı bir vasat üretilmiş durumda. Öte yandan “aciliyet” her zaman iktidarı avantajlı kılıyor. Çünkü kendi yarattığı sorunlara derli-toplu bir karşılık üretilemiyor. İktidar kaybederken, karşısında da büyük bir cephe kurulmasına engel oluyor. Böylece bir noktadan sonra “bu iktidar değişse ne olur, değişmese ne olur” gibi bir umutsuzluk ortaya çıkıyor. İktidarın en çok kullandığı şey de bu umutsuzluk.


Yani iktidar muhalefeti kendine benzeterek devamlılığına anlam mı üretiyor?

 Muhalefeti kendine benzettiği taraflar da var ama esas olarak kendine tabi kılarak bunu yapıyor. Eğer Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde ortaya koymaya çalıştığı geniş sistem tartışması açma girişimleri olgunlaşmış olsa, Selahattin Demirtaş’ın ve HDP’nin önerdiği gibi bir demokrasi cephesi kurulmaya çalışılsa, bambaşka bir perspektif ortaya çıkabilirdi. Bu, iktidarın yarattığı sorunları içine alan ama Türkiye’nin bütün meselelerine cevap üretmeye de aday bir perspektif. Ama iktidar güncel olanı yöneterek her şeyi kendisiyle ilgili hâle dönüştürüyor ve büyük bir hikâye kurulmasına izin vermiyor. Yahut muhalefet bu duvarın üstüne çıkamıyor. Eğer 6’lı masa bir seçim ittifakının ötesinde, bir istişare masası olarak kurulsa ve bütün partilerin kendi programlarını ortak bir hedef etrafında belirleyip kamuoyuna bunun üzerinden hitap etseydi, bambaşka bir dinamik üretilebilirdi.

 Bunun için çok mu geç?

 Seçimlere en fazla bir yıl kalmışken buna ne zaman ne de enerji olacağını düşünüyorum.



HDP’NİN KAPATILMASI SEÇİM GÜVENLİĞİ AÇISINDAN CİDDİ TEHDİTLERİ GÜNDEME GETİREBİLİR

 

Az önce iktidarın tabanını veya çeperini konsolide edebilecek çok fazla aracının kalmadığını söylemiştiniz. HDP’nin kapatılması, Suriye’ye yönelik bir askeri harekât, yeni bir anti-Kürt dalga iktidar tarafından kullanılabilecek güçlü araçlara dönüşebilir mi?

Tabii, sadece HDP’yi kapatmakla kalmayıp topyekûn, bir paket olarak yeni bir dalga başlatılabilir. İçeride gerilim kışkırtmaları, dışarıda buna eşlik edecek bir askeri harekât, kaçınılmaz bir biçimde muhalefete yansıyacak ve muhalefet içindeki farklılıkları, ayrışma noktalarını daha da su yüzüne çıkaracaktır. Ayrıca böylesi bir hamle, seçim güvenliği açısından da çok ciddi tehditleri gündeme getirir. Özellikle de HDP’nin güçlü olduğu bölgelerde böylesi bir hamle, iktidar açısından matematiksel operasyon imkanları sağlayabilir. HDP’nin kapatılması halinde, muhalefetin bölge oylarının güvenliğini nasıl sağlayacağını bilmiyoruz. Dolayısıyla iktidar böyle  avantajlar elde edebileceğine inanıyor olabilir.

 Peki bunlar sonucu değiştirir mi?

 Bu biraz da muhalefetin tavrına bağlı. Örneğin yeni bir askeri harekat karşısında, İYİ Parti’nin Gare operasyonu sırasında takındığı tutuma benzer bir tavır görüp görmeyeceğimizi henüz bilmiyoruz.

 İYİ Parti’nin Gare harekatına yönelik tutumu nasıldı?

 Operasyonu destekleyen bir tutum almamıştı İYİ Parti. Hatta iktidarın bunu kullanmak istediğini ama operasyonun başarısız olduğunu söylemişti. Meral Akşener, şaşırtıcı bir mesafe koyarak, iktidarın o operasyonu muhalefeti sıkıntıya sokma girişimine çevirmesinin önüne geçmişti.

 


MUHALEFET KENDİ ADAYLARINI KENDİ ELİYLE YIPRATIYOR

 

Seçimlere yaklaşıldıkça Erdoğan’ın karşısına kimin cumhurbaşkanı adayı olarak çıkacağı tartışmaları da kızışıyor. Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz seyahati sırasında ve sonrasında takındığı tutum epey tepki topladı. Mansur Yavaş’ın ise en azından Kürtlerden destek alamayacağı biliniyor. Öne çıkan isim olarak da Kemal Kılıçdaroğlu görünüyor. Sizce seçimlerin kaderi kimin aday gösterileceğine mi bağlı?

 

Kimin aday olacağı önemli tabii. Bir kere muhalefetin motivasyonu açısından bu çok önemli olacak. Ayrıca aday olacak kişinin, kazanması halinde yeni iktidar bloğunu bir arada tutabilecek ve değişime öncülük yapabilecek bir isim olması gerekiyor. Bu iki başlık konusunda Kılıçdaroğlu aday olduğunu çeşitli çıkışlarla göstermeye çalışıyor. Fakat muhalefet cephesinde CHP’li aday adayları üzerine yürütülen tartışmaların en büyük riski, aday adaylarının negatif özellikleri üzerinden yürütülüyor olması. Neredeyse her adayın destekçileri, kendi adaylarının neden daha iyi olduğunu söylemek yerine, diğer aday adaylarının neden kötü olduğunu anlatmaya çalışıyor. Dolayısıyla muhalefet kendi adaylarını kendi eliyle yıpratıyor. İktidar bundan gayet hoşnut.

 Peki muhalefet neden kendi adayını daha şimdiden açıklamıyor?

 Böylece adaylarını iktidarın saldırılarından korumak istediklerini söylüyorlar. Oysa aday açıklamayarak kendi içindeki tartışmaların artmasına ve aday adayı bütün isimleri yıpratmaya başladılar. Buna Kılıçdaroğlu ismi dahil.

 

Kaynak: +Gerçek



* * *



Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________



20 Mayıs 2022 Cuma

Kardeşinin gözünden İbrahim Kaypakkaya...




Kardeşinin gözünden İbrahim Kaypakkaya: 44 yılın ardından İbrahim (18 մայիսի, 2017 թ. / 18 Mayıs 2017 )


"İbrahim, ölümünden sonra (Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi kitleler tarafından tanınırlığı fazla olan devrimcilerin yanında), yazıları ile teorik ve pratik çalışmalarının zenginliğine ve çeşitliliğine karşın daha geri planda kaldı.
Bunda, devletin yok etme ve diğer sol çevrelerin görmezden gelme eğilimlerinin yanı sıra (hatta daha da önemlisi) İbrahim’in programatik görüşlerini savunduğunu ve hayata geçirdiğini iddia eden çevrelerin, onu, düşünceleri tartışılmaz bir aziz mertebesine taşımasının rolü büyük oldu.
Bu eğilim, özünde gelişme potansiyelleri taşıyan komünist teorik ve pratik açılımlar silsilesinin daha rüşeym halindeyken gelişiminin engellenmesine yol açtı..."
44 YILIN ARDINDAN İBRAHİM... (2017)




Ali Ekber Kaypakkaya
----------------------------


İnşaat işçisi bir babanın, ev işçisi bir annenin 6. çocuğuyum. Arada ölen birçoğunu saymazsak tabii.
Çocukluğum hep maddi bakımdan sıkıntılar içinde geçti. Babam ilkokulu dışarıdan bitirmesine karşın bilge bir insandı. Annemin okuma/yazması yoktu. Dünyanın belki de en naif insanıydı.
Çocukluğumuzda, babam başucumuzda Yaşar Kemal’den, Fakir Baykurt’tan romanlar okur; romanlarda anlatılan öykülerin hayalleriyle uykuya dalardık. (Daha sonraları ablam bu görevi devraldı. Ben de çocuklarımın başucunda romanlar okudum). Okuma alışkanlığım halen devam ediyor.

Ev ahalisi kalabalıktı. Ankara’ya okumak için gelen halamın oğlu, ninem, 7 çocuk, anne, baba… Derken curcunası hiç eksik olmayan bir ev. Ev ekonomisine katkı yapmak amacıyla henüz şebeke suyuyla tanışmamış bir gecekondu bölgesinde eşekle su taşıyoruz gecekondulara. Ayağımızda ayakkabı, sırtımızda giyecek düzgün bir kıyafetimiz bile yok. Annem, babam iyi bir tahsil görmemiz için çırpınıyorlar.
Bu yoksulluğun arasında 9 yaşındaki (benden 1,5 yaş büyük) ağabeyim Kemal zatürreden öldü. İbrahim ağabeyim aranıyor. Ara sıra Ankara’ya uğradığında tebdil-i kıyafet geliyor eve. Zayıflamış, rengi solmuş…
Polisler evi kontrole geliyorlar sık sık. Yolun hemen altındaki çeşmeden evlerine su götürmek için toplanan gecekondulu kadınlara, çocuklara soruyorlar: “gelen giden var mı Kaypakkayalara?”. Gecekondular susuyor.

Ocak ayındayız. Yıl 1973. Komşumuz Bahattin Amca alışılmadık bir ziyarette bulunuyor evimize. Babam işten eve yeni gelmiş; “Radyo’yu açın da akşam ajansını dinleyelim” diyor. Bahattin Amca itiraz ediyor. Muhabbet etmek istiyor. Israr ediyor. Ağabeyimin yaralı yakalandığı haberini radyodan dinlemiş daha önce. Belli ki, duymasını istemiyor. Babam o gittikten sonra açıyor radyoyu; acı haberi duyuyor: “Ali oğlu İbrahim Kaypakkaya, Tunceli kırsalında yaralı olarak ele geçirildi. Babam “eyvah” diyor, “keşke ölseydi, şimdi bin kez öldürecekler oğlumu”.

Günler hızla geçiyor. Aylardan Mayıs. Babam, ağabeyimin cenazesini getiriyor evimize, asker-polis konvoyu eşliğinde. Tepelere büyük projektörler kurularak evin çevresi aydınlatılıyor geceleri. Karanlıktan korkan ben, projektörlerle ışıl ışıl aydınlatılmış gecenin içinde dipsiz kuyulara sürükleniyorum sanki.
Çocuk dünyam daha da çok kararıyor.

* *
 
İbrahim Kaypakkaya
(1949, Karakaya, Sungurlu, Çorum /18 Mayıs 1973, Diyarbakır))



İbrahim…

1949 yılında doğdu. İlkokulu akrabalar ve tanıdıkların yanında çevre köylerde okudu. Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nu kazandı. Bu okulun son sınıfında Yüksek Öğretmen Okulu’nu okumak üzere İstanbul’a gitti.
İstanbul Üniversitesi Matematik-Fizik Bölümü’nü kazandı.
Bu yıllarda politik mücadeleye bütün varlığıyla kendini verdi. Toprak işgali eylemlerine ve grevlere destek verdi. Yazılar yazdı, konuşmalar yaptı.
Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun Çapa Şubesi’ni 6 arkadaşı ile birlikte kurdu. Çapa’daki siyasal faaliyetleri nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı.

Sol hareket içinde o dönem yaşanan ayrışmada (çıkardıkları dergilerin kapak renklerinden dolayı Kırmızı Aydınlık-Beyaz Aydınlık deniyordu) Beyaz aydınlık (Proleter Devrimci Aydınlık: PDA) saflarında yer aldı.

PDA’nın “halk savaşı” söyleminin laf kalabalığından başka bir anlam ifade etmediğini öne sürerek iktisaden geri, devletin hakimiyetinin zayıf olduğu ve tarihsel bakımdan isyan hareketlerini desteklemeye elverişli bölgelerde siyasal çalışmalarını yoğunlaştırdı.

1971 yılında kaleme aldığı sosyolojik açıdan şaşırtıcı bölge raporları, onun derin gözlem gücünü ortaya koyması bakımından önemli metinler olarak tarihteki yerini aldı.

12 Mart Darbesi’nden sonra içinde yer aldığı harekete eleştiriler yönelterek 1972 yılının 24 Nisanında TKP-ML’yi (Türkiye Komünist Partisi - Marksist Leninist) kurdu.

Henüz 24 yaşındayken, gerilla savaşını örgütlemek için gittiği Dersim’in Haydaran Bölgesi Mirik Mezrası’nda kaldığı kömünün basılması sonucunda yaralı olarak yakalandı. 3,5 aylık işkenceli sorgulardan sonra 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır’da işkencede katledildi.

İşkencede “ser verip sır vermeme”nin devrimci simgesi oldu.

İbrahim; Denizler, Mahirler ile birlikte Türkiye sınıf mücadelesi tarihinde devrimci bir sıçramanın, “ihtilalci” sosyalizmin liderlerinden birisi olarak; parlamentarist ve cuntacı girişimlerden kökten bir kopuşun simgesi haline geldi.

Bu bakış açısını özellikle “Kemalizm” tespitlerinde somut bir biçimde görebilmek olanaklıdır. O dönemde “sol” olarak kavramlaştırılan genel çerçeve içinde Kemalizm; sınıf karakterinden ayrı bir asker-bürokrat içerikli siyasi girişim olarak kavranıyor, Kemalizmin “milli sermaye sınıfı yaratmaya” çalıştığı ileri sürülüyordu.

İbrahim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun bir “milli devrim” olarak ifade edilmesine şiddetle karşı çıkarak milli veçhenin kadük kaldığını, emperyalizmle işbirliğinin esası teşkil ettiğini belirterek, İstiklal Harbi’nin anti-emperyalist kurtuluş savaşları için değil aksine bütün Asya burjuvazileri ve egemen sınıfları için model teşkil ettiği fikrini öne sürdü.

Özellikle kimilerine göre; 1938’den kimilerine göre de 1950’den sonra Türkiye’de yozlaşmanın başladığı, Cumhuriyetin “halkçı” karakterinin bozularak kapitalizme entegre olan yeni sömürge bir ülke durumuna geldiği iddialarına karşı, komprador burjuvazi ve toprak ağalarına dayanan Kemalizmin başından itibaren işçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, küçük memurlar ve demokrat aydınlar üzerinde askeri faşist bir diktatörlük olarak hakimiyet kurduğunu vurguladı.

Kemalist rejimin sadece ezilen halk sınıf ve tabakalarına değil; ülke sınırları içinde yaşayan diğer milliyetlere karşı da amansız bir baskı uyguladığını ifade ederek milli meselede de radikal bir kopuşa imza attı.

Ulusların kaderlerini tayin hakkı”nı sosyalist devrim sonrasına erteleme veya ona bağlama anlayışını, sol hareketin büyük bir bölümünü karşısına alma pahasına kıyasıya eleştirdi.

Türk burjuvazisinin ve toprak ağalarının, Rum ve Ermeni toprakları ile varlıklarına el koyarak palazlandığına da dikkat çekti.

Bu radikal çıkışlar, devletin dikkatini bu hareketin üzerine yoğunlaştırmasına yol açtı. Kurduğu siyasi parti, dönemin MİT raporlarında en tehlikeli Marksist-Leninist siyasi örgüt olarak değerlendirildi. Sonuçta 18 Mayıs 1973 tarihinde işkenceli sorgulardan geçirilerek öldürüldü.

Ölümünden sonra yazıları Seçme Yazılar ve Yayınlanmamış Yazılar adı altında toparlandı. THKP-C ve TKP üzerine yaptığı incelemeleri içeren yazıları ise kayboldu.

İbrahim, ölümünden sonra (Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi kitleler tarafından tanınırlığı fazla olan devrimcilerin yanında), yazıları ile teorik ve pratik çalışmalarının zenginliğine ve çeşitliliğine karşın daha geri planda kaldı.

Bunda, devletin yok etme ve diğer sol çevrelerin görmezden gelme eğilimlerinin yanı sıra (hatta daha da önemlisi) İbrahim’in programatik görüşlerini savunduğunu ve hayata geçirdiğini iddia eden çevrelerin, onu, düşünceleri tartışılmaz bir aziz mertebesine taşımasının rolü büyük oldu.
Bu eğilim, özünde gelişme potansiyelleri taşıyan komünist teorik ve pratik açılımlar silsilesinin daha rüşeym halindeyken gelişiminin engellenmesine yol açtı.
Diyalektik ve tarihsel materyalist tarih anlayışına göre toplumların kanonik kahramanlara ihtiyacı yok. Toplumsal devrim dönemleri, kendi tarihsel önderlerinin oluşmasında başat rol oynar. Materyalist tarih anlayışını salt öznel romantik tarih perspektifinden ayrıştıran yan budur bana göre.

Bu belirlemeden sonra yine de şunu vurgulamayı gerekli görüyorum: Devrimcilik “belirli bir tarihsel süreçte” başlı başına romantik bir eylemdir. Bu bakış açısından İbrahim, bilimsel sosyalizmi rehber edinmiş romantik devrimci komünisttir. Murat Bjeduğ T-24 sitesinde 18 Mayıs 2016 tarihinde yazdığı bir yazıda “Sevgi ve dostluk, bugünün modern insanının hiç algılayamayacağı bir boyut kazanmış Kaypakkaya’da. Özel mülkiyetin bin yıllardır farklı sistemler, farklı üretim tarzları, sınıf ve devlet biçimleriyle gelen kültürü ve ideolojisiyle donanmış insanının dışında, kendini mücadelesi içinde yeniden ama ütopyasına uygun düşen erdem ve vasıflarla yaratma çabasında da, esin verici örnek olabilmiştir.” diyor.

Tarihin sonsuz akışı içinde yenilenen, güncellenen; eskiyen ve eskidikçe kendisine eleştiri oklarını yöneltmekten korkmayan bir düşünce sisteminin savunucularıyız. İman etmiyoruz. İnsanlığı günümüze taşıyan bütün doğruların göreli doğrular olduğunu, tarihsel sürece bağlı olarak değişen bilimsel düşünce sisteminin savunucuları olduğumuzu iddia ediyoruz. Ama, pratikte bunu hayata geçirmekten imtina ediyoruz.



Peki İbrahim’den geriye miras kalan ne?
Kemalizm ve ulusal sorunu ele alış biçimi; işkencelerdeki direniş ve cesareti; keskin gözlem ve analiz gücü, parlak zekâsı, destansı çalışkanlığı ve üretkenliği; İbrahim’in, bugünlerde neo-liberal kuşatmaları kıracak en kullanışlı, eskimemiş, 21. yüzyılda da varlığını sürdürecek, esin verici zengin mirasıdır.
Bugün hala tartışılıyor olmasının kökeninde de bu miras yatıyor zaten.”


* *
 
Samimi, sıcak, yüzünden gülümsemesi eksik olmayan birisiydi. Ölümüne sebep olan işkenceli sorgulara girmeden önce hastanede kesilen parmaklarının pansumanını yapan hasta bakıcı Zekeriya Amca da aynı şeyi söylüyor: “Ayak parmakları kesik, karyolaya kelepçelenmiş olduğu halde beni hep gülümsemeyle karşılardı” diyor.
Köye gelir gelmez hemen işe koyulan, diğer okuyan çocuklar gibi kendini yüksekte görmeyen çalışkan bir insan.
Siyasi yaşamında sert bir polemikçi olmasına karşın son derece sevecen…
Aşık olmayı, sevmeyi bir zafiyet olarak görmeyen biri.

Toplumun en alt kesimlerine, çobanlara, hamallara, ağır işçilere, topraksız köylülere ayrı bir sempatisi var. “Ellerinden öpülmesi gerekenler bunlar” diyor.

* *

Öldürülmesinin üzerinden 44 yıl (2017) geçmiş olmasına, kalabalıklardan uzak, sessiz, sakin bir köy mezarlığında bulunmasına karşın mezarının yakınında kocaman bir jandarma karakolu var: mezarı bekliyor. İbrahim’i andılar, adını yazdılar diye soruşturmalar açılıyor, cezalar veriliyor.

Bana göre bunun temel nedeni, Kaypakkaya düşüncesinin, Türkiye’nin gizlenmeye çalışılan tarihsel gerçeklerini aydınlatmaya yönelik cepheden hamlede bulunması; veriler ne kadar eskirse eskisin, yaratmak istedikleri dünya hayalini gerçekleştirmek için ortaya koyduğu samimi pratiktir.

Bilime dayanarak dünyayı anlama, kavrama ve değiştirme isteğidir. Bunu yaparken sergilediği cürettir. Ve bu korku hala artarak devam etmektedir. Demek ki, İbrahim, düşünceleriyle, pratiğiyle hala günceldir.

İbrahim'in sözüyle noktayı koyalım: “Önümüzde çetin ama şanlı mücadele günleri var, sınıf mücadelesinin denizine bütün varlığımızla atılalım! ^
Bu mücadelede kahraman işçi sınıfımıza, fedakar ve çilekeş köylülerimize, yiğit gençliğimize sonsuz bir güven duyalım.”


ALİ EKBER KAYPAKKAYA



* *


İbrahim Kaypakkaya ile ilgili tespit ve teşhis tutanağı 
TÜSTAV Nebil Varuy Arşiv Fonu, Kart No: 1418


TEŞHİS TUTANAĞI

"Ali oğlu Mediha'dan 1949 yılında doğma, aslen Çorum vilayetinin Alaca kazasının Karakaya köyü nüfusunda kayıtlı ve talebeliği dışındaki süreler içinde aynı yerde oturur. İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'ndan ayrılmış olup Fen Fakültesi Fizik-Matematik bölümü öğrencilerinden.

Sanığın şuuruna hakim olduğu ve ifade verebilecek durumda olduğu konuşmalarından ve harici görünümünden anlaşılmakta ise de, müdafii doktorla daha evvel yapılan telefon görüşmesi ve bunu teyiden nöbetçi Tabip Bnb. Saadettin Demiray'ın beyanlarına göre İbrahim Kaypakkaya'nın ayak parmaklarında meydana gelen donma sebebiyle operasyona tabi tutulacağı ve kafasındaki yaradan dolayı tedavinin devam ettiğinin bildirilmesi ve uzun bir sorgu işleminin de bu durumu ile bağdaşmaması karşısında şimdilik iş bu teşhis ve tesbit hali ile iktifa edilmesi uygun bulunarak tutanağa nihayet verilip iş bu tutanak huzurda tanzim olunarak hazır bulunanlar tarafından imzalandı."

Askeri Savcı: Yaşar Değerli
Zabıt Katibi: Cemal Kuşakçı
Nöbetçi Tabibi: Sadettin Demiray
Teşhis Şahidi: Mehmet Çetin
Sanık: İbrahim Kaypakkaya



* *

BABASI ALİ KAYPAKKAYA 'O ANI' ANLATIYOR...

"...Diyarbakır’ın içerisine koştum. Tabut yaptırdım. 60 liraya kefen aldım, pamuk aldım. Bir de formal diye bir ilaç al dediler. Cenaze bozulmasın diye. 20 liraydı sanıyorum, bir de o ilaçtan aldım. Bir hoca geldi, morgdan çıkardık, tabuta koyduk. Belediyeden bir memur getirdim. Üzerine, taşınmasında bir sakınca yoktur diye bir damga bastı, bir yazı verdi elime. İmam, ”Bana 5 lira vereceksin. Oğluna otopsi yaptım, emeğim geçti” dedi. ”Sen niye otopsi yaptın ki oğluma? Oğlum öldürüldü mü? Bir de öldürülmüş insana, nasıl öldürülmüş diye paramparça ettin sen benim oğlumu” dedim. ”Defol şurdan gözüm görmesin seni” dedim.

Sonra tabutu iki tekerlekli arabalar var, hamallar omuzlarına takıyorlar, onunla taşıyorlar yükü. Öyle bir hamal getirtmiştim. Cenazeyi oradan çıkartmıştık, tabutu indirdi hamala 5 lira verecektim. ”Ne oldu, bu ne oldu, nedir?” dedi. ”Oğlum” dedim. ”Solcu diye burada öldürüldü. Onun cenazesi” dedi. Adam ağladı, ‘5 liranı almıyorum’ dedi...." Babası Ali Kaypakkaya'nın anlatımından...




* * *

@Y_Ergundogan




___________________________________________




26 Nisan 2022 Salı

Yahudi gözünden Bursa’dan Ermeni sürgünü... / Leon Semach

Bursa


Yahudi gözünden Bursa’dan Ermeni sürgünü... / Leon Semach


Çeviri: Nesi Altaras


Aşağıdaki metin Leon Semach’ın 1915’te yazdığı Fransızca bir mektubun çevirisidir.[1]

Bugünkü Bulgaristan’daki Filibe (Plovdiv veya Philippopolis) kentinde 1869’da doğan Osmanlı Yahudisi Semach 1890 itibariyle farklı Osmanlı şehirlerinde Yahudilere Fransızca eğitim veren Alliance Israélite Universelle okullarında çalışmıştı. Kudüs, Selanik ve İzmir-Karataş’ta müdür yardımcısı olduktan sonra 1901’den 1907’ye Rodos’ta, ardından Bursa’da müdür olarak çalıştı. [2]

Savaş döneminde Bursa’da olan Leon Semach 11 Ekim 1915 tarihli mektubunda savaş döneminde Bursa’daki ekonomik durumdan, Fransızca eğitim veren Yahudi okuluna Türkçe kullanılması için yapılan baskılardan, baskılara rağmen programını değiştirmeyen Rum okula nasıl el konulduğundan ve sahil bölgelerden sürülüp Bursa’ya gelen Rumlardan bahsediyor. Mektubun en uzun orta kısmında ise Ermeni Soykırımı’nın Bursa’daki ilk adımlarını anlatıyor. Okuyacağınız çeviri, mektubun çoğunu oluşturan bu orta kısımdır. Bu kaynak bize Ermeni Soykırımı üzerine nadir bulunan bir Osmanlı Yahudi perspektifi sunuyor. [3]

* *

Ermeniler: eğer savaş birkaç ay daha sürerse bu toplumun kaderinde tamamen imha edilmek var. Ağustos ayında Bursa’da [yetkililer] Ermenilere tüm varlıklarını ve evlerini satmaları için üç gün verdiler. Toplu sürgün olacağına inanmayarak (Bursa’da 1700 Ermeni aile vardı) protesto yoluyla veya İslam’a dönerek bunun hafifletilebileceğini düşündüler. Bu çabalar başarısız olunca gerçekle yüzleşmek zorunda kaldılar. Üç gün daha istediler, bu istek kabul edildi.

Her ailede iki inek tarafından çekilen, yatak ve yemek için yeterli yer olan kağnılar vardı. Kadın ve çocuklar kağnılara binerken erkekler yayan takip etti. Ayrıcalık için para vermeye gönüllü olanlar kağnıya bindiler. Ancak boyut fark etmeksizin aile başına yalnız bir kağnıya izin verildi. Bütün bunlar Ermenilerin eşyalarını çok ucuz fiyatlara satmalarına sebep oldu.

Bu [eşyaların satıldığı] açık arttırmalar sadece Türklere açıktı. Rum ve Yahudiler cüret bile etmedi, bunun sebebi de Müslümanlardan gelen tehditlerdi. Yalnızca onlar [Türkler] polisin müşfik ve teşvik eden gözü altında alacaklarını aldılar, bu sırada zavallı Ermeniler çaresizlik krizleri içinde tüm mallarını bıraktılar. Bil[e]cik yakınlarında bir köyde Ermeniler Türk ellerine geçirmek yerine evlerini ve tüm eşyalarını yakmayı yeğlediler.

‘RUM VE YAHUDİLER CÜRET BİLE EDEMEDİ’


Korkunç bir gösteriydi, bunca aileyi kağnı ve arabalarda sıraya dizilmiş, Anadolu’nun içlerine yollanırken görmek; nereye varacaklarını tam bilmeden, kendilerini bekleyen kaderden korkarak.

Semach’ın görev yaptığı İzmir-Karataş’taki Alliance okulu


Bu anlatılamaz sürgünden bir süre sonra bir hayli kişinin açlık ve susuzlıktan öldüğünü öğrendik. Yanlarındaki ekmek bozulmuştu. Başkaları hastalığa kurban gitmişti, yolda doğum yapan kadınlar hayatta kalamamıştı. Buna eklemeliyim ki yol boyunca paralı suikastçılar yanlarında biraz para götürmeyi beceren bazı zengin Ermenileri soymak için yerleştirilmişti.

Bu ailelerin çoğunun Bağdat’a gönderildiği dedikoduları dolaşıyor. Bu yol o kadar uzun ve yorucudur ki aralarından pek azı gidecekleri yere varacak.

‘ARALARINDAN PEK AZI GİDECEKLERİ YERE VARACAK’


Suikastçıların bıçağından kurtulanlar yorgunluk ve yokluktan düşecek. Bursa, Ada Bazar, Bazar Köy, Panderma ve Anadolu’nun tüm kasabalarından Gregoryen Ermenilerin kaderi ortaktır. Katolik Ermeniler bağışlanmıştır.[4]
Buna eklemeliyim ki; sürgün emri düşmanlara sopayla dayak, el ve ayaklarını bağlamak, Gregoryen kilisesinde bomba bulunduğu için silah sakladıkları yerleri söyleyene kadar tırnaklarını çekmek gibi akla gelen her türlü işkence yapıldıktan sonra verilmiştir.

Birkaç yüz Ermeni asılarak idama çarptırılmıştır. Hepsi bu da değil. Bir de askere alınan Ermenilerin ortadan kaldırılması var. Onlar da imha edilmeliydi. Bu da şöyle başarıldı: tüm Ermeni askerler izne çıkarıldı. Emrin ne olduğunu anlamadan savaş ortasında yola koyulup eve dönmeleri söylendi.

‘ONLAR DA İMHA EDİLMELİYDİ...’


Önceden haber verilen Türk birlikler yolda dizildi ve her birini, itirazlarına rağmen, firar ettikleri bahanesiyle öldürdüler. Şahit olduğumuz sahneler korkunç ve tarif edilemez.

İllerden olan sürgün ani ve korkutucu iken Konstantinopolis için durum böyle değildi. Her gece 300-400 Ermeni başkentten Anadolu’nun içine, belirlenmiş bir kadere yollanıyordu ya yolda öldürülmek ya da dilenecek hale getirilmek.

Şu anda kent gece gündüz askeri muhafız altında. Yetkililer herkesten şüphe duyuyor. En çok da silahı olan insanlardan – bulabildikleri her şeye geçen Haziran ve Temmuz el koymalarına rağmen.

‘BU EVLERDE KİM OTURACAK?’


Yukarıda Ermenilerin eşyalarını satmak için izinli olduğundan bahsettim ancak nadiren evlerini satabildiler. Bunlarda kim oturacak? Dedikoduya göre en iyi evler devlet yetkililerine, diğerleri de muhacirlere verilecek. Dükkân ve emtiaya ise el konuldu. Bu, süregelen finansal kaosa dair bir fikir veriyordur.

Eğer biri Müslümanlar neden Ermenilere karşı bu kadar ekstrem hareketler yapıyor derse Ermenilerin Rusya’nın Van’ı işgal etmesindeki rolüne işaret ediyorlar. Ancak Türk hükümeti Ermenileri bitirmeden önce Alman ve Avusturya büyükelçilerine danıştı. Yukarıda bahsettiğim dehşetler bu tarafların rızasıyla gerçekleşti...”



[1] Mektubun orijinalini burada bulabilirsiniz.

[2] Eşi Lucie Ovadia da bir Alliance öğretmeniydi. Rodos’ta ve Bursa’da öğretmenlik yapan Selanikli Lucie hakkında daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz.

[3] Mektubun bu kısmının İngilizcesi Julia Phillips Cohen ve Sarah Abrevaya Stein’in hazırladığı Sephardi Lives: A Documentary History, 1700-1950 adlı kitabın 51. parçasıdır (s.158-160).

[4] Katolik Ermenilerin deneyimi hakkında daha fazla bilgi için buraya bakabilirsiniz.



Kaynak: AVLAREMOZ, 24 Nisan 2021




***
@Y_Ergundogan





___________________________________________________________________

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU...