30 Aralık 2019 Pazartesi

Ergenekon’un intikamı…






Ergenekon’un intikamı… (Arşiv'den 2017)



Yalçın Ergündoğan

--------------------------



Romanı bir cinayeti tasarlar gibi tasarladım. İyi hazırlanmış bir cinayetten daha mükemmel tek şey varsa o da iyi kurulmuş bir romandır benim için. Yazıyla cinayet arasında gizli tarikatların ayinlerini andıran, dışarıdakilerin asla göremeyeceği korkunç bir benzerlik olduğuna inanırım, ikisi de tanrının buyruğuna karşı çıkar, ikisi de hayatı yeni başlayacak bir hayat için sona erdirir, ikisi de günahların en büyüğünü içinde barındırır.
Bütün romancılar gibi ben de bir katil gibi soğukkanlıyımdır; günlerce, aylarca usanmadan plan yapar, son darbeyi vuracağım yeri hiç acele etmeden belirlerim.
Kitaba başladığımda son satır da kafamda hazır, dolu bir silah gibi patlayacağı ânı bekler. Yavaş yavaş o ana doğru ilerlerim. Öbür insanlardan kopup ayrılarak, ancak cinayet işlerken ve roman yazarken duyulan, korkularla, karanlıklarla, ürpertici zevklerle, beklenmedik sürprizlerle, maceralarla, bin bir türlü büyülü ayrıntıyla dolu o muhteşem yalnızlığın içine dalarım…” (Tehlikeli Masallar, Roman, Kasım 1996, Can Yayınları)


* * *


O şimdi tutuklu. 445 gündür içerde. 
O bir edebiyatçı. Türkiye’nin en çok okunan, en sevilen, yapıtları pek çok dile çevrilmiş yazarlarından önde geleni. 
O bir korkusuz gazeteci aynı zamanda. Tıpkı babası gibi. Üzerinde yaşadığı topraklarda, insanların mutlu, huzurlu, barış içinde, eşit ve özgürce yaşamasını savunuyor. Türkiye’ye de tam demokrasinin gelmesi için, bu ülke insanlarının da artık demokrasiyi tatması için mücadele ediyor.

Askeri vesayete karşı en amansız, cesur mücadeleyi vermiş, ana akım medyanın “amiral gemileri”nin önüne geldiğinde, görmezden geldiği darbe girişimi haberlerini kamuoyuna duyurmuş, Kürt halkına yönelik katliam ve imha haberlerini es geçmemiş, üstüne gitmiş biri.



Ülkenin diğer kıymetli yazarları, çizerleri, akademisyenleri, siyasetçileri, aydınları gibi o da şimdi tutuklu. Hem de 445 gündür. Dile kolay. Tıpkı yukarıdaki alıntıda paylaştığım roman kahramanına,  ‘roman yazarlığı’nı tarif ettirdiği gibi aynı kahramana ‘yalnızlığı’ da şöyle tarif ettirir Ahmet Altan: “Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben…

Hayatı boyunca demokrasinin kazanılması ve askeri vesayetin boyunduruğunun kırılması için mücadele eden Ahmet Altan; bugün “darbe destekçisi” olmak gibi gülünç ötesi, uyduruk iddialardan ötürü tutuklu.

Altan, önceki savunmalarında olduğu gibi (Bakınız; “İşkenceyle tehdit ederlerse, elini ateşe sok da konuş!..") tarihe not düşen, belge niteliği taşıyan, hesap soran savunmalarından birini daha geçtiğimiz hafta yaptı.

 

Kerime Altan (anne), Zeynep, Ahmet ve Mehmet Altan


“GÜLÜNÇ OLAN BİR YARGI ÖLÜR”


Ahmet Altan bu kez, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “terör propagandası” suçlamalarıyla yargılandığı davada “Segbis” sistemiyle duruşmaya katılarak, ilk kez hâkim karşısına çıkmış oldu. 5 Aralık günü İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden savunma yapan Ahmet Altan; “Ezip Geçmek” başlıklı köşe yazısındaki bazı ifadeler nedeniyle yargılanıyordu.  Ahmet Altan, sanığı olduğu bir diğer dava olan “darbe davası”nda kardeşi Mehmet Altan, gazeteci Nazlı Ilıcak ve dört diğer sanıkla birlikte 11 Aralık Pazartesi günü yeniden  hâkim karşısına çıkacak. 


Savunmasında, yargının  artık şeklî de olsa yargı olmaktan çıktığını etkili vurgularla ifade eden Ahmet Altan; “Ezip Geçmek” başlıklı yazısından ötürü aynı mahkemede hem “Marksist bir örgüt olan PKK propagandası” yapmakla hem de “FETÖ olarak anılan dinî bir cemaate destek” olmakla suçlandığını belirterek, her iki iddianameyi de kabul etmesiyle,  mahkemenin bu durumu mantıken çelişkili bulmadığını ortaya koyduğunu söylemiş.



Gelin beraberce Ahmet Altan’ın bir edebi eser tadındaki savunmasının şu bölümünü birlikte okuyalım:

“…Bir yazı düşünün ki hem cumhurbaşkanına hakaret ediyor, hem PKK propagandası yapıyor, hem devleti ele geçirmeye çalışmakla suçlanan dinî bir cemaati destekliyor, hem de askerî bir darbeyi gerçekleştiriyor.

Ne yazı ama…

Böyle bir yazıya herhalde edebiyat tarihinde de hukuk tarihinde de kolay kolay rastlanamaz.

Bence bu yazıyı dünya turizmine açmalıyız.

Gelsinler de yazı görsünler.

Böyle çok başlıklı füze gibi dört ayrı hedefi aynı anda vuran bir yazıyı dünyanın hiçbir yerinde göremezler çünkü.

Mantığın dışına bir kere çıkınca artık tuhaflıklar bitmez… Bu yazıyla ilgili iddiaların tuhaflığı da öyle hemen bitmiyor.

Ben bu yazıda Diyarbakır’ın Sur mahallesinde hendek kazanlara “çocuk” dediğim için PKK propagandası yapmakla suçlanıyorum.

Ama aynı zamanda Sur mahallesini bombalayarak yıkan ve o “çocukları” öldüren generalle de aynı askerî darbenin içindeyim başka bir iddiaya göre.

Beş gün sonra burada o generalle birlikte darbe yapmaktan yargılanacağım.

Savcıların iddialarına baktığımızda, ben bu yazıyla Sur’daki çatışmaların iki tarafını da desteklemişim.

Hem generalle birlikteyim, hem de PKK’yla.

Bakın, bu da öyle kolay bulunacak bir durum değil.

Bir çatışma var ve bu çatışmanın iki ucunda da yazdığım yazıyla yer alıyorum.

Bu ipe sapa gelmez saçma sapan iddiaların mantıkî bir tutarlılığı var mı?

Yok elbette.



Bu örneklerle de görülüyor ki bizim yargı sistemi, mantıktan ve gerçeklikten iyice kopmuş. Gerçek ötesi bir dünyada dolaşıyor.

Artık bundan sonra Cinderella’nın pabucunu çaldığım, Kırmızı Şapkalı Kız’ı yiyen kurtla işbirliği yaptığım, Pamuk Prenses’i kaçırdığım, Konuşan Tavşan’la kumpas kurduğum için de yargılanabilirim.

Mantığın diri disiplininden kopup saçmalığın gevşek balçığına yuvarlanmış bir sistemde her şey mümkündür.

Peki neden bu saçmalıklarla karşılaşıyoruz?

Cevap çok açık ve net.

Bugünkü siyasi iktidarı eleştiren herkesi susturmaya ve cezalandırmaya çalışan bir güç var karşımızda.

Muhalif bir yazarı cezalandıracak ciddi bir suç bulamadıkları için de saçmalık balçığında yuvarlanarak, hukuk, mantık dinlemeden birbirinden garip suçlar uyduruyorlar.

Bu çaba, yargıyı mantık dışı bir gülünçlüğe sürüklüyor.

Bir yargı her şey olabilir ama gülünç olamaz.

Gülünç olan bir yargı ölür!..”

 

* * *


Rüşvetçi Bakanlardan Zafer Çağlayan


Evet, Ahmet Altan’ın vurguladığı gibi, iktidarı eleştiren herkesi susturmaya ve cezalandırmaya çalışan bir güç var. Bu gücü oluşturan koalisyonun ana unsurlarından biri de; itibarı iade edilen “Ergenekon…”


Çok açık ki; Ahmet Altan’a yönelik yaşanan da açık bir intikam!..

Rüşvet itiraflarının odağındaki eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın sosyal medya hesaplarına iliştirdiği profil resmindeki not ise; gücü elinde tutan ‘intikamcı’ koalisyonun yarattığı ortamın en iyi özeti:

La Tahzen! İnnallahe Meana. Üzülme! Çünkü Allah Bizimledir –Tevbe 40-”

 








Bu makale ilk olarak 11 Aralık 2017 tarihinde ARTI GERÇEK internet gazetesinde yayınlanmıştır:









* * *


İLGİLİ HABER:

Türkiye'deki tutuklu siyasetçi ve muhalifler Fidelio operasında...

Operada ilk sahne Ahmet Altan'ın kitabından bir bölümle başladı, kapanış ise Selahattin Demirtaş ile... (3 OCAK 2020)

✓ 💢 Beethoven'ın 250. Yılı kutlanırken Bonn Operası "Fidelio"yu Türkiye'ye uyarladı. Hapisteki siyasetçi, gazeteci ve yazarlara özgürlük çağrısı yapılan operanın ilk sahnesi #AhmetAltan'ın "Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim" kitabından bir bölümle başladı. 
(🎥 VİDEO haberin içinde...)


💢 Almanya'da Beethoven'ın 250. doğum yılı olması sebebiyle ilan edilen Beethoven yılında müzik tarihinin ilk gerçek politik operası Fidelio Türkiye'deki siyasi atmosfere uyarlandı.
Lösch'ün Fidelio'sunda Türkiye, muhaliflerin tutuklandığı, adaletin keyfi olduğu ve bu nedenle hapishanede insanların kaybolduğu bir devlet olarak sahneleniyor. Operada Ahmet Altan, Hozan Canê, Gönül Örs, Soydan Akay, Selahattin Demirtaş'ın yanı sıra tüm siyasi tutusaklar ve onların ailelerinin yaşadıkları konu ediliyor. 







*  * *



Bizim ülkedeki rejimin adı ne?


Bizim ülkedeki rejimin adı ne? (Arşiv'den 2017)

Türkiye’nin üzerindeki kara bulutlar bir türlü dağılmıyor.  Kötücül atmosfer giderekten bir karabasan gibi hepimizin üzerine çöküyor.  Soluk alma imkanı da daraldıkça daralıyor.
Boğucu ortamlarda, ben haritayı önüme serip bakmaya ve oradan dünyayı anlamaya çalışmayı çok severim. Gene öyle yaptım. Coğrafi olarak Türkiye’nin yeri, hiçbir dünya ülkesinin, -hele ki gücü elinde bulunduranların- görmezden gelebileceği, ‘ne haliniz varsa görün’ diyerek kendi haline terk edebileceği bir konumda değil.
Ülkelerin üzerine oturduğu coğrafyalar, kimilerine şans ve avantaj getirir. Ama Türkiye’nin oturduğu coğrafya nedense üzerinde yaşayan halklara hep acı ve ızdırap getirdi, getiriyor.

Türkiye yıllarca, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile uzun bir sınıra sahip olduğu için demokrasinin uzağından bile geçemedi. Ülke bir tampon bölge haline getirilerek, ‘soğuk savaş’ın amansız baskılarını sürekli üzerinde hissetti, yaşadı. Karanlık  ‘derin’ örgütlenmelerin, yapıların başlıcalarını da, dahil olduğu NATO’cu kamp nedeniyle hep o dönemde edindi.  

İki kutuplu soğuk savaş dönemi bitti, tam ‘acaba şimdi demokrasiyle tanışıyor muyuz’ derken Sovyetler Birliği’ni boğma projesi olan ‘yeşil kuşak’ yerini bu kez ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ (BOP)’ne bıraktı.  Ortadoğu’daki diktatörlükleri yıkıp, yerine o ülkelere ‘demokrasi getirme’ projesi olarak pompalanıp, servis edilen  ‘Arap Baharı’ tam bir felakete dönüştü…

Demokrasiyle tanışma umudu şöyle dursun; kendimizi derin ve koyu bir karanlığın içine doğru sürüklenir bulduk… Her gün karşılaştıklarımız, yaşadıklarımız bizi şaşırtmıyor artık.

 

GRAMSCI’Yİ ZİNDANDA İMHA EDEN REJİMİN KARAKTERİ

İçine sürüklendiğimiz karanlık; ‘istibdat’ mı, ‘otoriter rejim’ mi, yoksa ‘faşizm’ mi, diye tartışmalar sürerken elim, kitaplarım arasında sayfaları sararmış, yıpranmış Antonio Gramsci’ye (23 Ocak 1891/27 Nisan 1937) uzanıverdi.  Bir dönem ne çok okurduk İtalyan Komünist Partisi’nin kurucusu Gramsci’nin ardında bıraktığı eserlerini.

Gramsci’nin kitaplarını karıştırır, üzerimize çöken bu rejimin yapısını tam tariflemeye çalışırken;  bu parlak mücadele insanının kısa süren hayatından kesitlere de yeniden göz gezdirdim.

Gramsci, tarih, felsefe ve dil bilimi eğitimi almıştı. İlk gençlik yıllarında da kendisini politikanın içinde bulmuştu. Mücadeleli geçen yıllar sonrası yoldaşı Togliatti ile birlikte üyesi oldukları Sosyalist Parti’yle yollarını ayırarak İtalyan Komünist Partisi’ni kurdu. 1922 yılında Gramsci Komünist Enternasyonal’in 4. Kongresine katıldı ve yönetim kuruluna seçildi. İşte tam o yıllarda kara bulutlar da İtalya’nın üzerini kaplıyor, faşistler  (Kara gömlekliler) iktidarı ele geçiriyordu.
Gramsci, Parlamentoda Komünist milletvekillerinin grup başkanı idi. Meclis kürsüsünden faşistlerin girişimlerini, cinayetlerini bir bir ortaya seriyor, İtalyan kamuoyuna açıklıyordu.  Tam o sırada Komünist Partisi, iktidarı ele geçiren Mussolini faşistlerince kapatıldı.   8 Kasım 1926’da da Milletvekilliğinden ötürü dokunulmazlığı bulunan Gramsci, apar topar tutuklandı ve Ustica Adası’na sürüldü.

1927 yılının Ocak ayında da “özel mahkeme” Gramsci’yi; “devletin güvenliğine karşı  komplo kurmak, sınıf kavgasını körüklemek, sınıf düşmanlığını kışkırtmak ve suç övgüsü yapmak”la suçlayarak Milano hapishanesine gönderdi.
Roma’da 28 Mayıs’tan, 4 Haziran 1928’e dek süren yargılama sonunda Gramsci 24 yıl,4 ay, 5 gün hapis cezasına çarptırıldı. Gramsci’yi, faşist rejimin en berbat hapishanelerinden biri sayılan ‘Turi di Bari’ hapishanesine gönderdiler.

Gramsci hapishanede iken partisi ile ilişkisini hiç kesmedi. Kendisini okumaya yazmaya verirken, faşizme karşı halk cephesi kurulması girişimlerini hapishaneden yönetti. İtalyan kültürünün klasik yapıtlarından sayılan ünlü ‘Hapishane Defterleri’ni işte bu süreçte, (1929’dan 1935’e dek) yazdı.

Ağır baskı ve kötü koşullar sonucu hapishanede hastalandı. Gramsci, Mussolini’nin aracılar vasıtasıyla gönderdiği, kendisinden “af dilemesi, pişmanlık belirtmesi” karşılığı tedavisine imkan vereceği mesajlarını elinin tersiyle itti. 27 Nisan 1937’de de öldü.
Ölümünün ardından odasında kişisel eşyalarını toplayan Gramsci’nin baldızı, küçücük yazılarla doldurduğu 32 defteri kurtardı.


DEMİRTAŞ’I ZİNDANDA TUTAN REJİMİN KARAKTERİ

Üzerimize çöken rejimin tanımını netleştirmek için, bildik klasik faşist rejimlere ilişkin kaynaklara yönelirken;  yeniden okuduğum Gramsci ve ona yapılanlar,  bana ‘değişen dünyada’ faşizmin ana hatlarını nasıl muhafaza ettiğini ve benzerliklerini bir bir hatırlattı… 
Bu yazıyı kaleme alırken,  ARTI TV, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın tutuklandığı günden 13 ay 3 gün sonra, 7 Aralık  günü nihayet mahkeme karşısına çıkacağını; cezaevinde kaleme aldığı, "Seher" adlı öykü kitabının ise, 20 gün içinde 8 baskı yaparak satışının 100 bin adede ulaştığını duyuruyordu… 
Haa, bir de HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın Edirne F Tipi Cezaevi'ndeki  odasında "Tweet" araması yapıldığını!.. Ardından da, telefonla bağlandığı Beyaz Show'da ‘Çocuklar ölmesin’ mesajı verdikten sonra hedef haline getirilen ve 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Ayşe Öğretmen’in bebeğini cezaevinde doğuracağını.

*  *  *
Tabii dünya çok değişti, değişiyor. Eski bilgilerle yeni dünyayı açıklamak mümkün değil. Bu doğru. Mesela, daha dün “devrim” niteliğinde bir gelişmenin kaydedildiği açıklandı. Artık, dünya insanlarıyla iletişim kolaylaştı. Farklı diller konuşan insanların, birbirleriyle konuşması, iletişim kurması çok daha kolaylaşacak. Zira, Google 40 farklı dilde simültane çeviri yapabilen kulaklığı üretti! Bu kulak kulağınızdaysa,  Google Translate’ servisini kullanan telefonunuz aracılığıyla 40 farklı dilde simültane tercüme sayesinde karşınızdakiyle çok rahat anlaşabileceksiniz…
* * *
İyi de, bizim ülkedeki rejimin adı ne?..





Yalçın Ergündoğan


Bu makale ilk olarak 9 Ekim 2017 tarihinde ARTI GERÇEK internet gazetesinde yayınlanmıştır:  https://www.artigercek.com/bizim-ulkedeki-rejimin-adi-ne ]



_________________________________________________________________







“İşkenceyle tehdit ederlerse, elini ateşe sok da konuş…”


“İşkenceyle tehdit ederlerse, elini ateşe sok da konuş…”

(Arşiv'den 2017)

Sabahları daktilonun tıkırtı sesiyle uyanmaya alışkındı. Babası, günlük yazısını yazdığı için sabahları evdekilerle fısıltıyla konuşmaya da… Daha sonraları ise, yıllar boyu aklından çıkmayacak hikayeleri yatmadan önce, bazen sabahlara kadar babasından dinlemeye de…

“Yazı kutsaldır”, “yazıya ihanet etmeyin” ilkeleri de o yıllardan aklına perçinlenmişti.

“…Babam geceleri çok geç uyurdu, evde olduğum zamanlar ben de genellikle uyumazdım, ben on dört, on beş yaşlarındayken sabaha kadar konuşurduk, bana Hegel’i, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Feuerbach’ı anlatırdı, Marksizmle Leninizm arasındaki farkı, emperyalizmin yorumlarını, bütün görüşlerin açılarını ayrı ayrı değerlendirerek anlatmaktan yorulmazdı.

Bu konuşmaların arasına, daha sonra benim yazılarımda da kullandığım, bütün hayatımı etkileyen hikayeler girerdi. Kartaca elçisi Roma imparatoruna bir mesaj getirmiş, şöminenin başında konuşurken imparator elçiyi işkence yaptırmakla tehdit etmiş, elçi elini şöminedeki ateşin içine soktuktan sonra “özür dilerim majesteleri, ne diyordunuz,” diye söze devam etmiş…’
Bu hikayeleri anlattıktan sonra onları yorumlamazdı ama benim aklıma çakılırdı o sözler.
Seni işkenceyle tehdit ederlerse, elini ateşe sok da konuş…”


* * *

Çetin Altan  (22 Haziran 1927 /  22 Ekim 2015)

Belli ki, babasının anlattığı hikayelerden gereken hayat  dersini almıştı. Düşündüğünü yazıya dökerkenki hesapsızlığını ve şeffaflığını da…

Babam hesapsız ve şeffaf bir adamdı. Bir keresinde, ‘Ben en gizli lafımı Taksim’de söylerim,’ demişti.

Gerçekten düşündüğü her şeyi yazardı, bu düşündüğünün kendisine neye patlayacağına hiç aldırmazdı. Düşünüp de yazmadığı hiçbir şey görmedim.
Kendi taraftarını kaybetmeyi göze alacak kadar büyük bir cesareti vardı, bu bizim gibi ülkelerde çok az rastlanır bir özelliktir, karşı kampla dövüşecek cesur adamlar her zaman bulunur, ama kendi taraftarlarını kaybetmeyi göze alacak adamlar çok az çıkar…” (Yabani Manolyalar, Everest Yayınları, Ocak 2017)


‘O’ ŞİMDİ TUTUKLU…

Kutuplaştırılmış, birbiriyle düşmanlaştırılmış toplumumuzda, bir kesimce ısrarla yok sayılmaya, görülmemeye çalışılsa da, siz kimden söz ettiğimi anladınız tabii.
O şimdi tutuklu. Kendisi gibi tutuklu olan kardeşi dahil kimseyle görüştürülmüyor. Belli ki, zindanların karanlığında, çürütülmek isteniyor. Tıpkı yüzlerce gazeteci ve kanıtsız, sorgusuz, sualsiz aylardır içerde tutulan tüm muhalifler gibi.


Şimdi, ilk gençlik yıllarında babasının anlattığı hikayedeki durumla karşı karşıya.  Aklından hiç çıkartmadığı o hikayedeki gibi, boyun eğmezse “işkence”ye, zindanda tutulmaya devam edileceği tehdidi altında… 

Belli ki, babasının anlattığı hikayeden ‘aklına çakılan’ o sözler şimdi davranışlarını belirliyor:  Seni işkenceyle tehdit ederlerse, elini ateşe sok da konuş…”

Belki de bundandır, tarihe not düşen onurlu ‘savunma’sı, bir hesap sormaya dönüşüveriyor… 


“CİDDİ BİR SAVUNMAYI HAK ETMEYEN İDDİANAME”

 “İddianame olduğu ileri sürülen, zekâdan ve hukuktan yoksun, ağırlaştırılmış müebbet gibi heybetli bir cezayı taşımaya mecali yetmeyen bu cılız metin ciddi bir savunmayı asla hak etmiyor.”

“…Bu nedenle, iddianame olduğu söylenen bu köksüz ve temelsiz metni parça parça ederek, baskının biteceği, hukukun geri geleceği güne şimdiden bir belge bırakmak, bu iddianameye cevaben bir karşı iddianame yazmak için anlatacağım anlatacaklarımı.”

“…Bu tür saçmalıklarla biz aylardır hapis yatıyoruz, üstelik bir de müebbet hapis isteniyor hakkımızda.
İşte, bu duruma hukuk deniyor bugün.
Bütün bunları böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum çünkü bu savcının ve benzerlerinin nasıl bir pervasızlıkla insanların hayatlarını kararttıklarını, görevlerini nasıl kötüye kullandıklarını herkes görsün ve hukuk bir gün uyandığında bütün bunlar belge olsun istiyorum.”

“…Ben ilk defa yargılanmıyorum. 300’e yakın davadan geçtim. Yazılarım nedeniyle yargılandım.
O yazıları kimin emriyle yazmışım?
Kim bana bunca davadan geçmeme yol açacak yazıları yazdırmış?
Askerî vesayetle kimin emriyle mücadele etmişim? Benim AKP’yi eleştirmek için birisinin lafına mı ihtiyacım var? Son beş yıldır yanlış politikalarıyla koca ülkeyi çökertmiş bir partiyi eleştirmek için neden bir talimata gerek olsun?
Beni hapse atabilirsiniz, hukuku hiçe sayabilirsiniz ama böyle terbiyesiz, saygısız davranamazsınız. İzin de vermem zaten.
Benim kitaplarım milyonlarca okura ulaştı, 17 dile çevrildi, son romanım ben hapisteyken peş peşe İtalya’da ve Amerika’da yayımlandı.
Ben bunca kitabı, izansız bir savcının saygısızlıklarına muhatap olmak için yazmadım…”

“…Bizi hapse attırmak için kıvranıp duran savcı, biliyorsunuz bizi önce o konuşmada ‘subliminal mesaj’ verdiğimiz gerekçesiyle gözaltına aldırıp tutuklattı. ‘Subliminal mesaj’ gerekçesi sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı güldürüp alay konusu olunca bu ‘subliminal’ lafı hokkabaz topu gibi birden ortadan kayboluyor.
Sanki savcı hiç böyle bir iddia ileri sürmemiş, sanki biz 12 gün Terörle Mücadele Şubesinin nezarethanesinde bu iddiayla tutulmamışız gibi ‘subliminal’ lafı unutuluyor.
Onun yerine sahneye ‘siz darbeyi biliyordunuz’ iddiası çıkıyor. Savcının yazdığı saçmalıklar tiyatrosunun yeni aktörü bu iddia oluyor.
Bir savcı, kanaatine göre, hissiyatına göre bir iddianame yazabilir mi?
Savcı öyle hissetti diye insanlar hapislerde yatabilir mi?..” (Ahmet Altan’ın 22 Haziran 2017 tarihli savunmasından)

Çetin Altan ve çocukları; Ahmet, Mehmet, Zeynep...


“DEVLET,  EĞER DEVLETSE…”

“…İnsanları akıl dışı suçlamalarla tutuklamanın bazı zorlukları var Sayın Yargıç, ve şimdi siz o zorluklarla karşı karşıyasınız. Ya “somut kanıt yok” deyip bu saçmalığa son vereceksiniz, ya “somut kanıtları” göstereceksiniz ya da somut kanıtlar olmamasına rağmen “somut kanıtlar var” demekte ısrar ederek dürüstlüğünüzü ve yargıçlık vasfınızı kaybedeceksiniz.”
“…Bir yıl önce Mehmet Altan’la birlikte “darbecilere subliminal mesaj verme” suçlamasıyla gözaltına alındık. Sonra bu gülünç iddia ortadan kayboldu ve biz 15 Temmuz’da darbe yapmak ve hükümeti silahla devirmeye kalkışma suçundan tutuklandık. Biz silahlı darbe yapmışız. İsnat edilen suç bu. İddianın saçmalığının, isnat edilen suçun büyüklüğünü bile aştığı bir dava bu.”

“Devlet, devletse bir insanı yargılamak için kanıtlara ihtiyaç vardır. Sadece silahlı zorbalar insanları kanıtsız bir şekilde bir yerlere kapatırlar. Eğer kanıtsız bir şekilde bizi yargılamayı ve hapsetmeyi sürdürürseniz, yargıyı ve devleti yok edeceksiniz. Çok ciddi bir suç işleyeceksiniz.”  (Ahmet Altan’ın 19 Eylül 2017 tarihli savunmasından)

* * *

Ve tabii, mahkemenin kararı değişmedi.  “Sanıkların tutukluluğunun devamına, dosyanın mütalaa için savcılığa gönderilmesine, duruşmanın 13 Kasım 2017’ye ertelenmesine…”




Yalçın Ergündoğan


Bu makale ilk olarak 25 Eylül 2017 tarihinde ARTI GERÇEK internet gazetesinde yayınlanmıştır:   https://www.artigercek.com/iskenceyle-tehdit-ederlerse-elini-atese-sok-da-konus ]





____________________________________________________________





81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU...