30 Aralık 2019 Pazartesi

Ergenekon’un intikamı…






Ergenekon’un intikamı…



Yalçın Ergündoğan

--------------------------



Romanı bir cinayeti tasarlar gibi tasarladım. İyi hazırlanmış bir cinayetten daha mükemmel tek şey varsa o da iyi kurulmuş bir romandır benim için. Yazıyla cinayet arasında gizli tarikatların ayinlerini andıran, dışarıdakilerin asla göremeyeceği korkunç bir benzerlik olduğuna inanırım, ikisi de tanrının buyruğuna karşı çıkar, ikisi de hayatı yeni başlayacak bir hayat için sona erdirir, ikisi de günahların en büyüğünü içinde barındırır.
Bütün romancılar gibi ben de bir katil gibi soğukkanlıyımdır; günlerce, aylarca usanmadan plan yapar, son darbeyi vuracağım yeri hiç acele etmeden belirlerim.
Kitaba başladığımda son satır da kafamda hazır, dolu bir silah gibi patlayacağı ânı bekler. Yavaş yavaş o ana doğru ilerlerim. Öbür insanlardan kopup ayrılarak, ancak cinayet işlerken ve roman yazarken duyulan, korkularla, karanlıklarla, ürpertici zevklerle, beklenmedik sürprizlerle, maceralarla, bin bir türlü büyülü ayrıntıyla dolu o muhteşem yalnızlığın içine dalarım…” (Tehlikeli Masallar, Roman, Kasım 1996, Can Yayınları)


* * *


O şimdi tutuklu. 445 gündür içerde. 
O bir edebiyatçı. Türkiye’nin en çok okunan, en sevilen, yapıtları pek çok dile çevrilmiş yazarlarından önde geleni. 
O bir korkusuz gazeteci aynı zamanda. Tıpkı babası gibi. Üzerinde yaşadığı topraklarda, insanların mutlu, huzurlu, barış içinde, eşit ve özgürce yaşamasını savunuyor. Türkiye’ye de tam demokrasinin gelmesi için, bu ülke insanlarının da artık demokrasiyi tatması için mücadele ediyor.

Askeri vesayete karşı en amansız, cesur mücadeleyi vermiş, ana akım medyanın “amiral gemileri”nin önüne geldiğinde, görmezden geldiği darbe girişimi haberlerini kamuoyuna duyurmuş, Kürt halkına yönelik katliam ve imha haberlerini es geçmemiş, üstüne gitmiş biri.



Ülkenin diğer kıymetli yazarları, çizerleri, akademisyenleri, siyasetçileri, aydınları gibi o da şimdi tutuklu. Hem de 445 gündür. Dile kolay. Tıpkı yukarıdaki alıntıda paylaştığım roman kahramanına,  ‘roman yazarlığı’nı tarif ettirdiği gibi aynı kahramana ‘yalnızlığı’ da şöyle tarif ettirir Ahmet Altan: “Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben…

Hayatı boyunca demokrasinin kazanılması ve askeri vesayetin boyunduruğunun kırılması için mücadele eden Ahmet Altan; bugün “darbe destekçisi” olmak gibi gülünç ötesi, uyduruk iddialardan ötürü tutuklu.

Altan, önceki savunmalarında olduğu gibi (Bakınız; “İşkenceyle tehdit ederlerse, elini ateşe sok da konuş!..") tarihe not düşen, belge niteliği taşıyan, hesap soran savunmalarından birini daha geçtiğimiz hafta yaptı.

 

Kerime Altan (anne), Zeynep, Ahmet ve Mehmet Altan


“GÜLÜNÇ OLAN BİR YARGI ÖLÜR”


Ahmet Altan bu kez, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “terör propagandası” suçlamalarıyla yargılandığı davada “Segbis” sistemiyle duruşmaya katılarak, ilk kez hâkim karşısına çıkmış oldu. 5 Aralık günü İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden savunma yapan Ahmet Altan; “Ezip Geçmek” başlıklı köşe yazısındaki bazı ifadeler nedeniyle yargılanıyordu.  Ahmet Altan, sanığı olduğu bir diğer dava olan “darbe davası”nda kardeşi Mehmet Altan, gazeteci Nazlı Ilıcak ve dört diğer sanıkla birlikte 11 Aralık Pazartesi günü yeniden  hâkim karşısına çıkacak. 


Savunmasında, yargının  artık şeklî de olsa yargı olmaktan çıktığını etkili vurgularla ifade eden Ahmet Altan; “Ezip Geçmek” başlıklı yazısından ötürü aynı mahkemede hem “Marksist bir örgüt olan PKK propagandası” yapmakla hem de “FETÖ olarak anılan dinî bir cemaate destek” olmakla suçlandığını belirterek, her iki iddianameyi de kabul etmesiyle,  mahkemenin bu durumu mantıken çelişkili bulmadığını ortaya koyduğunu söylemiş.



Gelin beraberce Ahmet Altan’ın bir edebi eser tadındaki savunmasının şu bölümünü birlikte okuyalım:

“…Bir yazı düşünün ki hem cumhurbaşkanına hakaret ediyor, hem PKK propagandası yapıyor, hem devleti ele geçirmeye çalışmakla suçlanan dinî bir cemaati destekliyor, hem de askerî bir darbeyi gerçekleştiriyor.

Ne yazı ama…

Böyle bir yazıya herhalde edebiyat tarihinde de hukuk tarihinde de kolay kolay rastlanamaz.

Bence bu yazıyı dünya turizmine açmalıyız.

Gelsinler de yazı görsünler.

Böyle çok başlıklı füze gibi dört ayrı hedefi aynı anda vuran bir yazıyı dünyanın hiçbir yerinde göremezler çünkü.

Mantığın dışına bir kere çıkınca artık tuhaflıklar bitmez… Bu yazıyla ilgili iddiaların tuhaflığı da öyle hemen bitmiyor.

Ben bu yazıda Diyarbakır’ın Sur mahallesinde hendek kazanlara “çocuk” dediğim için PKK propagandası yapmakla suçlanıyorum.

Ama aynı zamanda Sur mahallesini bombalayarak yıkan ve o “çocukları” öldüren generalle de aynı askerî darbenin içindeyim başka bir iddiaya göre.

Beş gün sonra burada o generalle birlikte darbe yapmaktan yargılanacağım.

Savcıların iddialarına baktığımızda, ben bu yazıyla Sur’daki çatışmaların iki tarafını da desteklemişim.

Hem generalle birlikteyim, hem de PKK’yla.

Bakın, bu da öyle kolay bulunacak bir durum değil.

Bir çatışma var ve bu çatışmanın iki ucunda da yazdığım yazıyla yer alıyorum.

Bu ipe sapa gelmez saçma sapan iddiaların mantıkî bir tutarlılığı var mı?

Yok elbette.



Bu örneklerle de görülüyor ki bizim yargı sistemi, mantıktan ve gerçeklikten iyice kopmuş. Gerçek ötesi bir dünyada dolaşıyor.

Artık bundan sonra Cinderella’nın pabucunu çaldığım, Kırmızı Şapkalı Kız’ı yiyen kurtla işbirliği yaptığım, Pamuk Prenses’i kaçırdığım, Konuşan Tavşan’la kumpas kurduğum için de yargılanabilirim.

Mantığın diri disiplininden kopup saçmalığın gevşek balçığına yuvarlanmış bir sistemde her şey mümkündür.

Peki neden bu saçmalıklarla karşılaşıyoruz?

Cevap çok açık ve net.

Bugünkü siyasi iktidarı eleştiren herkesi susturmaya ve cezalandırmaya çalışan bir güç var karşımızda.

Muhalif bir yazarı cezalandıracak ciddi bir suç bulamadıkları için de saçmalık balçığında yuvarlanarak, hukuk, mantık dinlemeden birbirinden garip suçlar uyduruyorlar.

Bu çaba, yargıyı mantık dışı bir gülünçlüğe sürüklüyor.

Bir yargı her şey olabilir ama gülünç olamaz.

Gülünç olan bir yargı ölür!..”

 

* * *


Rüşvetçi Bakanlardan Zafer Çağlayan


Evet, Ahmet Altan’ın vurguladığı gibi, iktidarı eleştiren herkesi susturmaya ve cezalandırmaya çalışan bir güç var. Bu gücü oluşturan koalisyonun ana unsurlarından biri de; itibarı iade edilen “Ergenekon…”


Çok açık ki; Ahmet Altan’a yönelik yaşanan da açık bir intikam!..

Rüşvet itiraflarının odağındaki eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın sosyal medya hesaplarına iliştirdiği profil resmindeki not ise; gücü elinde tutan ‘intikamcı’ koalisyonun yarattığı ortamın en iyi özeti:

La Tahzen! İnnallahe Meana. Üzülme! Çünkü Allah Bizimledir –Tevbe 40-”

 








Bu makale ilk olarak 11 Aralık 2017 tarihinde ARTI GERÇEK internet gazetesinde yayınlanmıştır:









* * *


İLGİLİ HABER:

Türkiye'deki tutuklu siyasetçi ve muhalifler Fidelio operasında...

Operada ilk sahne Ahmet Altan'ın kitabından bir bölümle başladı, kapanış ise Selahattin Demirtaş ile... (3 OCAK 2020)

✓ 💢 Beethoven'ın 250. Yılı kutlanırken Bonn Operası "Fidelio"yu Türkiye'ye uyarladı. Hapisteki siyasetçi, gazeteci ve yazarlara özgürlük çağrısı yapılan operanın ilk sahnesi #AhmetAltan'ın "Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim" kitabından bir bölümle başladı. 
(🎥 VİDEO haberin içinde...)


💢 Almanya'da Beethoven'ın 250. doğum yılı olması sebebiyle ilan edilen Beethoven yılında müzik tarihinin ilk gerçek politik operası Fidelio Türkiye'deki siyasi atmosfere uyarlandı.
Lösch'ün Fidelio'sunda Türkiye, muhaliflerin tutuklandığı, adaletin keyfi olduğu ve bu nedenle hapishanede insanların kaybolduğu bir devlet olarak sahneleniyor. Operada Ahmet Altan, Hozan Canê, Gönül Örs, Soydan Akay, Selahattin Demirtaş'ın yanı sıra tüm siyasi tutusaklar ve onların ailelerinin yaşadıkları konu ediliyor. 







*  * *



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İZMİR'de ilk gösterim: Doğum gününde "Ahmed Arif'in Hasreti" belgeseli...

  İZMİR'de ilk gösterim: Doğum gününde "Ahmed Arif'in Hasreti" belgeseli... ✓ 21 Nisan Pazar günü yine Kültürpark'ın ...